26 Mayıs 2007 Cumartesi

Diş Çürükleri Genetik mi?



Uzmanlar, mizah ve gülmenin, daha sağlıklı bir yaşam sürmek için en az diyet ve egzersiz kadar önemli olduğunu belirterek, "Yapılan araştırmalar, mizah duygusu ve rahat gülebilmenin hastalıklara karşı direnç gösterilmesine yardımcı olduğunu ortaya koyuyor" dedi.

Gülme Kulübü Başkanı İlham İnan Dündar, son 20 sene içerisinde mizahın tedaviye yönelik yararlarıyla ilgili yapılan çalışmaların gülmenin ve mizah duygusunun insan sağlığı üzerine ne kadar etkili olduğunu gösterdiğini söyledi. Neşe ve mutluluğun insan vücudunun hastalıklara karşı direncini arttırabildiğini gösteren bilimsel delillerin her geçen gün arttığını anlatan Dündar, "Pennsylevania'daki Carnegie Mellon Üniversitesi'nden Psikolog Sheldon Cohen, mutlu insanların gribe yakalanma ihtimalinin diğerlerine göre yüzde üç daha az olduğunu, 300 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmaya dayanarak söylüyor. Maryland Üniversitesi Önleyici Kardiyoloji Departmanı Başkanı Dr. Michael Miller ise, 300'den (yarısı koroner hasta diğer yarısı kalp krizi veya koroner arter by-pass ameliyatı geçirmiş kişiler) fazla kişiyi kapsayan çalışmasında, kalp hastası olan kişilerin sıkıntı meydana getiren sosyal durumlara sağlıklı insanlardan yüzde 45 daha az oranda olumlu tepki gösterdiklerini ortaya koydu" diye konuştu.

İnsanlara pozitif düşünmeyi tavsiye ettiklerini anlatan Dündar, "Pozitif düşünen kişiler hastalıkları da kolay yenebiliyor. Bağışıklık sistemimiz bakteri, virüs ve kanser hücrelerine saldıran 30 trilyondan fazla hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin farklı isimleri ve farklı fonksiyonları var, ancak araştırmalar bu hücrelerin bir çoğunun kişi yapıcı duygular içerisinde olduğunda daha güçlü; yıkıcı duygular içerisinde olduğunda ise daha zayıf olduğunu gösteriyor" şeklinde konuştu.

Gripten Korunma Yolları (çok ihtiyacımız var:-(

Gribin özellikle sonbahar sonu, kış ve ilkbahar başında etkili olduğunu belirten uzmanlar, gribe yakalananların iyileşene kadar başkalarıyla öpüşmemesi, kucaklaşmaması, tokalaşmaması ve ortak eşya kullanımından kaçınması gerektiğini belirtti.

Gazi Devlet Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Şentürk, gribin çocuklarda, yaşlılarda, vücut direnci zayıf olanlarda, kalp, akciğer, böbrek, şeker, zatürree, beyin ve kalp kası iltihabı hastalığı olan kişilerde çok ağır seyrettiğini ve bazen ölümle sonuçlandığını vurgula*****, "Bu kadar ciddi sonuçlara neden olan grip, halk arasında soğuk algınlığıyla karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahatı gerektirmeyen bir hastalıktır ve kesinlikle griple karşılaştırılmamalıdır" dedi.

Gribin tedavisinde ağrı kesici ve ateş düşürücülerin, hapşırık ve kaşıntıyı azaltmak için de antihistaminiklerin kullanıldığını ve yatak istirahatı verildiğini belirten Dr. Şentürk, "Grip ve benzeri hastalıklarda antibiyotiklerin hiçbir faydası yoktur. Tersine çok ciddi sakıncaları olabilir. Hiçbir antibiyotik doktora danışmadan alınmamalıdır" diye konuştu.

Dr. Şentürk, grip ve sonrasında oluşabilecek hastalıklardan korunmanın mümkün olduğuna, hastalarla yakın temastan ve ortak eşya kullanımından kaçınılması gerektiğine işaret ederek, "Bu amaçla geliştirilmiş ve kullanılan grip aşıları mevcuttur. Grip aşısı, özellikle hastalığa yakalanma ve sonrasında oluşabilecek hastalıklar yönünden risk taşıyan 'yüksek risk grubu' dediğimiz kişilere faydalıdır" şeklinde konuştu.

Grip aşısının, en sık karşılaşılan virüs tipine karşı Dünya Sağlık Örgütü'nün önerileri doğrultusunda hazırlandığını kaydeden Dr. Şentürk, "Grip aşısı her yıl Ekim-Kasım aylarında tek doz şeklinde yapılmalıdır. Aşıyla koruyuculuk sağlıklı kişilerde yüzde 80'lere varmaktadır. Yaş ilerledikçe koruyuculuk yüzde 50-60'lara inmekle birlikte hastalığın hafif geçirilmesi sağlanmaktadır" açıklamasını yaptı.

"KİMLER AŞI OLMALI?"
KBB Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Şentürk, bazı durumlarda "öldürücü" olabilen gripten korunmanın uygun giyim ve aşıyla mümkün olduğunu ifade ederek, "Aşının yararlı olması için salgın başlamadan önce yapılması gerekir. Birbirine yakın çalışan iş arkadaşları, yaşlılar, astım, şeker, akciğer, kalp, kanser ve kronik solunum hastaları, öğretmenler, öğrenciler, askerler, hac ve umreye gidenler grip için yüksek risk grubunda bulunuyor. Şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, yüksek ateş, titreme, kuru öksürük ve baş ağrısıyla ortaya çıkan gripten korunmak için salgın başlamadan önce aşı yaptırarak önlem alınması gerekir. Önemli bir salgın hastalık olan grip, birçok kişinin zor dönemler yaşamasına neden olmaktadır" dedi.

Hamile kadınların gripten korunmak için gerekli önlemleri alması gerektiğine dikkat çeken Dr. Şentürk, hamilelik sırasında bulaşan gribin, bebekte ve anne adayında çeşitli komplikasyonlara neden olduğunu ifade ederek, "İlk 3 ayından sonra tüm hamilelere, ilk 6 ayından itibaren de bütün bebeklere grip aşısı yaptırılması gerekir" ifadesini kullandı.

Dr. Şentürk, hiçbir yan etkisi bulunmayan grip aşısının, 6 aydan küçük bebeklere, yumurtaya karşı alerjisi olanlara ve hamileliğin ilk 3 ayında bulunanlara vurulmaması gerektiğine işaret etti.

"GRİPTEN KORUNMA YOLLARI"
Grip aşısı olanların sadece gribe karşı ve belli oranda korunabileceğini vurgulayan Dr. Ahmet Şentürk, şunları söyledi:
"Aşının bağışıklık oluşturmadığı kimselerde ve grip dışındaki diğer solunum yolu hastalıklarında genel korunma tedbirlerine dikkat etmeliyiz. Grip, nezle ve soğuk algınlığı gibi solunum yolu hastalıklarının topluma yayılmasının önlenmesi için sağlamlardan çok hasta olanların daha dikkatli ve sorumlu davranması gerekir. Hastalar en azından iyileşene kadar başkalarıyla öpüşmemeli, kucaklaşmamalı ve hatta tokalaşmamalıdır. Virüs, yıkanmış elde de bulunur. Ayrıca yine hastalar ağız ve burunlarıyla temas ettiklerinde, öksürük, hapşırık nedeniyle ellerine sekresyonları bulaştığında ellerini yıkamadan başkalarının kullandığı telefon ve benzeri ortak araçlara temas etmemelidir. Hasta kişilerden etrafa saçılan virüs parçacıklarının havada asılı kalabilme yeteneğinin olması bulaşıcılığı daha da arttırmaktadır. Hastalar ilk 3-4 gün zorunlu değilse sinema, okul, işyeri, metro, otobüs gibi kalabalık ortamlara girmemeli, evlerinde istirahat etmeli, mutlaka çıkmaları gerekiyorsa maskeyle sokağa çıkmalıdır. En etkili korunma hastaların alacağı bu gibi tedbirlerle olur. Sonbahar-kış aylarında uygun giyim ve beslenmeye dikkat edilmeli, kalın-yünlü sıcak giysiler kullanılmalı, terli kalınmamalı, bol sebze ve meyve tüketilmelidir. Vücut direncini düşüren ve kolayca hasta olmamızı sağlayan etkenlerden uzak durulmalı, aşırı yorgunluk, alkol, sigara, az ve düzensiz uyku, düzensiz ve tek yönlü beslenmemeye dikkat edilmelidir."

Gribe neden olan influenza denen virüsün A, B ve C olmak üzere üç tip olduğunu kaydeden Dr. Şentürk, A tipi virüsün hem insanlarda hem de kuş, kümes ve domuz gibi hayvanlarda hastalık yaptığını, B tipinin sadece insanlarda gribe neden olduğunu, C tipinin ise çok hafif derecede hastalık yaptığı için salgına yol açmadığını sözlerine ekledi.

Seroxat adlı ilaç intiharı tetikliyor



Depresyon tedavisinde kullanılan ‘Seroxat’ adlı ilacın intihar eğilimini artırdığı öne sürüldü. Dünyada en çok satılan anti depresanlar arasında yer alan ilacın satışının durdurulması gündemde.

Oslo Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmanın sonuçları, İngiliz ilaç devi GlaxoSmithKline tarafından üretilen ve depresyon tedavisinde kullanılan ‘Seroxat’ adlı ilacın intihar eğilimini artırdığını ortaya koydu.

Norveçli bilim adamları depresyon ilaçlarında kullanılan paraksodin maddesinin yan etkileri üzerine bir araştırma yaptı. Depresyon tedavisi gören 1500’den fazla hasta üzerinde yapılan araştırmada, ‘Seroxat’ kullanan 7 hastanın intihara teşebbüs ettiği ortaya çıktı.

Söz konusu araştırmanın sonuçları İngiliz tıp dergisi BMC Medicine’da yayınlandı. Bazı sağlık örgütlerinin de ‘Seroxat’ın intihar eğilimini artırdığını ortaya koyan araştırmaları bulunuyor. Ruh Sağlığı Örgütü Mind’in yaptığı araştırmaya göre, ‘Seroxat’ kullanan hastaların yüzde 50’si kendilerine zarar verme ve intihar eğilimlerinin arttığını bildirdi. Örgüt ilacın satışının durdurulmasını istedi.

Seroxat yasaklanacak mı?

‘Seroxat’ dünya genelinde en çok satan anti depresantlar arasında yer alıyor. Sadece İngiltere’de geçen yıl iki buçuk milyona yakın reçete yazıldı. Bununla birlikte, paraksodin maddesi içeren ilaçların yan etkilerine ilişkin uyarılar nedeniyle, bu ilaçların satışı son üç yılda büyük bir düşüş gösterdi.

İlacı üreten GlaxoSmithKline firması ise araştırma sonuçlarını incelemeye aldığını bildirdi. Ancak firma, ‘Seroxat’ın riskleri ve yararları konusunda kendi yaptıkları incelemenin ise iddiaları doğrulamadığını bildirdi.

İngiliz İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu da ‘Seroxat’in yararlarının risklerinden fazla olduğunu savundu.

Türkiye’de de satışa sunulan ‘Seroxat’ın, İngiliz ilaç devi GlaxoSmithKline’ı milyonlarca dolarlık tazminat talebiyle karşı karşıya bırakabileceği belirtiliyor.

Güncel ve ciddi sorun: Aflatoksin

Karaciğer kanseri başta olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına neden olan aflatoksin konusunda üretici ve tüketicilerin bilgilendirilmesinin yaşamsal önem taşıdığı kaydedildi.

Gaziantep Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Bayram, aflatoksinin insanlara, tüketilen gıda maddeleri aracılığıyla bulaştığını belirtti.


Gıda yoluyla insanlara geçen aflatoksinin en çok karaciğer kanserine neden olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Mustafa Bayram, aflatoksinin karaciğer kanserine neden olma yanında hepatit (B) ve (C) virüslerinin vücuttaki etkisini artırdığına, bağışıklık sistemini bozduğuna dikkati çekti.

Bayram, çocukların sağlıklı gelişimini engelleyen aflatoksinin vücutta ödeme, akut kangrene ve diğer bazı sağlık sorunlarına yol açtığını ifade ederek, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

“Halkımızın ihraç edilen bazı tarımsal ürünlerin alıcı ülkeler tarafından reddedilmesine ilişkin haberler sayesinde adını duyduğu aflatoksin, insan vücudunda belirli bir seviyenin üzerine ulaştığında ölüme yol açmaktadır. Vücuda alınan aflatoksin süt, idrar ve karaciğere geçerken, DNA’yı mutasyona uğratarak kanser yapmaktadır. Aflatoksin, gıdaların tüketimi yanında buğday, yem, un gibi ürünlerin tozuyla da insanlara bulaşabilmektedir.

Danimarka ve Georgiagibi yerlerde bu yolla bulaşmış aflatoksinin neden olduğu kanser vakalarına rastlanmıştır. Ayrıca, yüksek konsantrasyonlarda göz ve deri yoluyla da aflatoksin insanlara bulaşabilmektedir.”

45 YILDIR BİLİNİYOR

Bayram, aflatoksinin ilk kez 1960 yılında tanımlandığını bildirdi. 1960 yılında İngiltere’ye hayvan yemi olarak ithal edilen Brezilya yerfıstığının 100 bin hindi ve 20 bin keklik, sülün ve ördeğin ölümüne neden olduğuna dikkati çeken Bayram, dünyada ilk defa meydana gelen bu olaya (Hindi-X) adı verildiğini ve sonrasında aflatoksinin ilk defa tanımlandığını belirtti.

Bayram, 1974 yılında Hindistan’da hasat zamanına yakın yağan yağmur sonrasında mısırların küflendiğini, küflü mısırlardan yiyen 108insan ve 400 köpeğin öldüğünü bildirdi.

Dünyada aflatoksin nedeniyle ikinci ölümlü vakanın 1982 yılında Kenya’da yaşandığını ifade eden Bayram, şunları kaydetti:
“20 ayrı hastanede yatan hastaların yüzde 60’ı öldü. 1977-1980 yılları arasında Güneydoğu Amerika’da yetişen mısırın yüzde 60’ında limitlerin üzerinde aflatoksin belirlendi.

Verilere göre Çin’in Guangxi bölgesinde her yıl 250 bin kişi aflatoksine bağlı kansere yakalanmakta. Filipinler, Endonezya ve Vietnam’da ise yılda 20 bin kişinin aflatoksine bağlı kanserden öldüğü bildiriliyor. Bilinen bu vakalar, aflatoksin konusunda duyarlı olunması gerektiğini gösteriyor. Karaciğer kanseri başta olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına neden olan aflatoksin konusunda üreticiler ve tüketicilerin bilgilendirilmesi yaşamsal önem taşıyor”

NASIL OLUŞUYOR VE NERELERDE BULUNUYOR?


Bayram, aflatoksinin birtakım mikroorganizmalar tarafından üretilen zehirleyici ve kanserojen madde olduğunu bildirdi. Bu organizmaların yüzde 85 bağıl nemde 1-5 günde aflatoksin üretebildiklerini vurgulayan Bayram, üretim koşulları, nem, sıcaklık, depolama koşulları, rutubet, fiziksel deformasyon gibi etkenlerin gıdalarda aflatoksin oluşmasını hızlandırdığını belirtti.

Belirlenmiş 13 tür aflatoksin bulunduğunu ifade eden Bayram, gıda ürünlerinde bu türlerden en fazla 5 tanesine rastlandığını vurguladı. Bu türlerin (B1), (B2), (G1), (G2) ve (M1) türü aflatoksin olduğunu belirten Bayram, şunları kaydetti:
“Aflatoksine sahip olan mikroorganizmalar doğada her yerde bulunabilmektedir. Topraktan tozuma yoluyla her yere dağılabilir.

Ancak, uygun ortam bulur ise aflatoksin üretebilir. Uygun ortam olmadığı sürece bir zararı bulunmamaktadır. Daha çok uygun şartlarda hazırlanmamış gıdalarda bulunur. Özellikle, mısır, hububat, un, ekmek,kötü şartlarda kurutulmuş baharat, incir, üzüm, kuruyemiş, pamuk, ay çekirdeği, et, süt, yumurta gibi ürünlerde bulunabilmektedir. Özellikle temel tüketim mamullerinde oluşan aflatoksin, günlük tüketimlerinin yüksek olmasından dolayı çok daha fazla tehlikelidir.”

Kulak çınlamasına lazerle tedavi

Almanya’da kulak çınlaması rahatsızlığına karşı denenen, “Level-Lasertherapi” adlı lazer ışınıyla tedavi yöntemi başarılı oldu

Frau im Trend adlı kadın dergisinde çıkan haberde, Almanya’nın Passau kenti yakınlarındaki Bad Füssing kasabasında kulak, burun, boğaz doktoru Lutz Winden’in lazer ışınıyla 4 bin hastayı tedavi ettiği ve bunda başarılı olduğu kaydedildi.


Tedavi sonucu hastaların kulaklarındaki çınlamaların 10 desibel azaldığı ve duyma yeteneklerinin iyileştiği belirtildi.

Lazerli tedavide, iç kulağa verilen laser ışınlarının duyu hücreleri tarafından enerjiye dönüştürüldüğü ve böylece duyu hücrelerinin kendilerini yenilediği açıklandı.

Tedaviyle özellikle kulaklardaki baskı ve başdönmesi gibi rahatsızlıkların da azaldığı, çınlama rahatsızlığının da gittikçe azalarak yok olduğu bildirildi.

Vücut şekere nasıl alışıyor?

Gerçekte, sofra şekeri dediğimiz rafine şekere ihtiyacımız yoktur. Çünkü vücudumuza giren her karbonhidrat kaynağı, kan şekerine dönüşür ve enerji ihtiyacımızı giderir.

Marmara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi Sağlık Eğitim Bölümü Başk. Beslenme Uzmanı Prof. Dr. Emel Alphan, diyabet konusundaki sorularımızı cevapladı: "Arabaların çalışmak için yakıta yani, benzine ihtiyaçları vardır. Vücudumuz da en etkili yakıt olarak karbonhidratları tercih eder.

Beyin, sinir sistemi ve alyuvarlar normal koşullarda enerji kaynağı olarak, yalnızca bir karbonhidrat olan glikozu, yani kan şekerini kullanırlar. Karbonhidratları, genellikle bitkisel kaynaklı yiyeceklerden (tahıllar, baklagiller, meyveler ve sebzeler) şeker ve nişasta olarak alırız.

Bazı hayvansal kaynaklı yiyeceklerde de karbonhidrat bulunur (sütte bulunan laktoz gibi). Bütün karbonhidratlar, vücudumuzda şekere dönüşür ve kan şekerinin kaynağını oluştururlar. Yiyeceklerdeki karbonhidratların her 1 gramı 4 kalori içerir. Vücudun, sofra şekeri dediğimiz rafine şekere ihtiyacı yoktur. Çünkü vücuda giren her karbonhidrat kaynağı kan şekerine dönüşür ve enerji ihtiyacını giderir. Şeker ve şekerli gıdaların kalorisi çok yüksektir. Besin öğesi (vitamin ve mineral, vb.) içermedikleri için boş kalori kaynağıdırlar ve ayrıca diş çürüklerine neden olurlar.

ESMER ŞEKERİN FARKI

Güzel tadı her zaman sevmişizdir. İnsanın canının tatlı çekmesi vücudun şekere olan ihtiyacını göstermez. Bebekliğinden itibaren şeker tadına alıştırılmamış bir kişi ileriki yaşamında şekeri sevmeyebilir ve şeker yemeden yaşayabilir. Hiç şeker ve tatlı yememek en sağlıklı yol.

Fakat bunu kaç kişi yapabilir? Şeker tadına alıştıktan sonra ondan vazgeçmenin çok zor olduğunu düşünüyorum. Kahverengi şeker doğal olduğu gerekçesiyle insanlara önerilmektedir.

Fakat kahverengi şeker ile beyaz şeker arasında rafinasyon işleminden başka hiçbir fark yok. Rafine edilmemiş bu şekerle yapılan bir araştırmaya ben rastlamadım."

Şeker hastası olduğunuzu anlamak için...

AŞAĞIDAKİLERDEN en az 1 tanesi var olduğunda, diyabet teşhisi konulur.
* Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya üzerinde ise

* Herhangi bir saatte bakılan kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ve beraberinde çok su içme, çok idrara çıkma veya açıklanamayan kilo kaybı varsa

* 75 gr glikoz içerek yapılan şeker yüklemesinden iki saat sonra kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ise diyabetli olduğunuz anlaşılır.

Normal açlık şekeri Açlık kan şekeri 100 mg/dl (5.6 mmol/l) Gecikmiş açlık şekeri Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl (5.66.9 mmol/l)

Diyabet tanısı konulur Açlık kan şekeri 126 mg/dl (7.0 mmol/l) Normal glikoz toleransı 2 saatlik tokluk şekeri 140 mg/dl (7.8 mmol/l) Diyabet tanısı kesinleşir 2-h saatlik tokluk şekeri 200 mg/dl (11.1 mmol/l)

Baş ağrısını hafife almayın...


Prof. Dr. Alper Baysefer, baş ağrısının hafife alınmaması gerektiğini belirterek, "Şiddetli baş ağrısı, birkaç hafta içinde gerçekleşecek beyin kanamasının habercisi olabilir" dedi.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Baysefer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, beyin kanamalarının son yıllarda sıkça rastlanılan rahatsızlıklar arasında yer aldığını söyledi. Bunun nedenleri arasında beslenmeye bağlı olarak artan şeker, kolesterol ve yüksek tansiyonun yer aldığını ifade eden Baysefer, stres ve yorgunluğun da dış etken olarak beyin kanamalarına neden olabildiğini bildirdi.
Stres, yorgunluk ve düzensiz beslenmenin, farklı yapıya sahip beyin damarlarının zayıflamasına ve çatlamasına yol açtığını ifade eden Baysefer, şunları kaydetti:
"Bunun yanında beyin damarlarındaki doğuştan gelen sorunlar da kanamaların önemli nedenleri arasında yer alıyor. Beyin damarları, vücudun diğer bölgelerindeki damarlardan daha hassas bir yapıya sahiptir. Bu yüzden olumsuz her türlü koşullardan kolaylıkla etkilenebilir. Stres ve panik hipertansiyona, bu da damarların daha da zayıflamasına yol açıyor. Daha sonra aniden beyin kanaması tehlikesi doğabiliyor." Beyin damarlarındaki doğuştan gelen sorunlar nedeniyle ortaya çıkacak kanamanın önceden kendini belli ettiğini belirten Baysefer, "Büyük kanama öncesinde yaşanan küçük kanamalar ani şiddetli baş ağrısına neden olur. Şiddetli baş ağrısı birkaç hafta içinde gerçekleşecek yoğun beyin kanamasının habercisi olabilir. Bu yüzden baş ağrısı hafife alınmamalıdır" diye konuştu.
Genellikle ölüm ya da felçle sonuçlanan beyin kanaması riskinin azaltılması için özellikle beslenmeye özen gösterilmesi ve mümkün olduğunca stresten uzak durulması gerektiğini ifade eden Baysefer, risk taşıyan herkesin 6 ayda bir mutlaka kontrolden geçmesini önerdi.