31 Mayıs 2007 Perşembe

DUR, BİR NEFES AL! 29 kasım

Özellikle büyük kentlerde, gün içinde insanlar oradan ortaya koşuyor. Ev ile gidilecek yer arasında uzun uzun yollar var aşılacak. Ve yine eve varmak için de yollar var aşılacak. Bu yol, öyle tatil zamanı yaptığınız muhteşem manzaralı, akıp gittiğiniz yollara pek benzemiyor. Trafikte geçen zaman, işte yaşanan adrenalini yüksek, stresli anlar, rekabet içindeki iş arkadaşlarınız, gazete ve televizyonda birbiri ile didişen insanlar. Biliyorum tüm bunlardan kaçmak istiyorsunuz ama zor sizin günlük rutininiz bu.

Tüm bu kargaşanın içinde sizlere bazı nefes alma alanları açmak isteğim. Kendi kendinize bir an da olsa, ‘’yalnız’’ kalabileceğinizi anlatmak.

Yalnızlığı da lütfen olumsuz olarak almayın.
Kafanızda durmadan konuşan, vıdı vıdı yapan size ego savaşları yaşatan zihniniz. Bu siz değilsiniz! Ruhunuz böyle yapmaz!

Biliyorum zor kendi kendine kalmak. Ama olanaksız değil!
Ruhunuzda akan sakinliği, dinginliği, sevgiyi, hoşgörüyü hissetmenin tek yolu kendi kendinize kalmak, kendinizi kendinize bırakmak.

Şimdi sizleri, her an otomatik olarak yaptığınız bir eyleme dikkat etmeye davet ediyorum.

NEFES ALMAK!

Enerji kaynağımız nefes! Yemeden, içmeden durmak mümkün ama nefes almadan yaşamı hissetmek durmak en fazla 4 dakika için mümkün..


Nefes almak, duyguları bastırmak ya da açığa çıkarmak için de kullandığımız bir mekanizma aynı zamanda.

Şimdi, sinirli olduğunuzu düşünün, gergin olduğunuzu düşünün ve nefesi izleyin. Evet almıyorsunuz hakkı ile.

Şimdi, huzurlusunuz, neşeli ve mutlusunuz. ‘’Ohhhh çok şükür!’’ İşte kocaman gerçek bir nefes!

Bu yanlış nefes alma alışkanlıkları, duygusal açıdan korunmak üzere kullandığımız bir kalkan oluveriyor. Her yerimize, yaşamın gergin, mutsuz, rahatsız anlarında alamadığımız nefesleri bir blok halinde yapıştırıyoruz. Sonra gelsin, sırt ağrıları, göğüs ağrıları, sıkıntı sıkıntı..

Doğru nefes, karından alınıyor! Buna diyafram nefesi deniyor. Diyafram; göğüs boşluğu ile karın boşluğunu bağlayan ince, uzun bir kas. Bu kası kullanmayı en iyi oyunculuk eğitimi almış oyuncular bilir. Bir de tabii şan eğitimi alan sanatçılar. Onlar, nefeslerini kontrol ederler. Performanslarının sonuna kadar nefes nefese kalmadan, sesleri kısılmadan işlerini böyle icra edebilirler.

Çocuklar da çok iyi bilir nefes almayı. Onlar bizler tarafından kontrol edilip, ‘’sus, otur’’ lar ile eğitilmeden önce, bu nefes ile bol enerji dolu koşar, koşar, oynarlar. İşte bu çılgın varlıkların enerjisi buradan gelir!

Şimdi yine dönelim bizlere:
Kaliteli nefesin enerjisi;
eski kalp yaralarını onarır
yenilerinin oluşmasını engeller.

İçimize aldığımız bol oksijen ile bedenimiz toksinlerden arınır, hem de %70 oranında.
Ayrıca bağışıklı sistemimiz güçlenir ve YAŞLANMA GECİKİR!

Hele bir de spor yapamasanız bile ritmik bir yürüyüş ile bu oksijen dolaşımını arttırmak size ruhsal ve fiziksel şifa kapılarını açıyor.

Şimdi birkaç küçük bilgi:
- Sinirlendiğinizde sol burun deliğinizden nefes alırsanız, sakinleşirsiniz.
- Günlük yaşamda zihniniz olumsuz yargılamaya başladığında, içinizden bir şeyler atarmışçasına nefes verin. ‘’Puffff diye atın, yollayın canınızı sıkanları’’
- İçinize almak islediğiniz her şey için de onu hayal edip derin nefes alın.

Sizlerle birkaç adres paylaşmak istiyorum.

Çünkü bu adreslerde çalışan uzmanlar NEFES TERAPİSİ ile unuttuğumuz nefes almayı bizlere hatırlatıyorlar.

Birkaç çalışma ile hatırlamanız ve artık böyle yaşama devam etmeniz mümkün.
Eğer yaşadığınız yerde bu tür eğitimleri veren mekanlar yok ise; internetten konu ile ilgi bilgi ve kitap edinebilirsiniz..

www.owo.com.tr

ARHAM İLE DIAMOND BREATH NEFES SEANSLARI

Özel bağlantılı nefes alma tekniklerinin kullanılarak duygusal bedene kaydolmuş olan travma ve duygusal yaraların iyileştirilmesi olarak yararlanılan Nefes terapisinde geçmişte yaşanan ancak tamamlanmayan duygusal döngüler tamamlanarak sevgiye, anlayışa, teslimiyete, çoşkuya ve yaratıcılığa yer açar.
Dünyaca ünlü DIAMOND BREATH Nefes okulunun terapistlerinden kullanılan nefes terapilerinden
• Stres düzeyini düşürmek isteyenler
• Bilinçaltı travmalardan,korkulardan, nedeni belirsiz iç sıkıntılardan kurtulmak isteyenler. •
Çocukluğundaki çoşku ve heyecanı yeniden yaşamak isteyenler
• Yaratıcılığının önündeki engelleri ortadan kaldırmak isteyenler
• Daha duru,sakin bir zihin yapısına sahip olmak isteyenler
• Geçmişin ağırlığından kurtulup, özgürleşmek isteyenler
• Hayata yepyeni gözlerle bakmaya istekli olanlar veya sadece ve sadece bugüne kadar yaşadığı her şeyden farklı bir deneyim yaşamak isteyenler yararlanabilirler.


www. ailesergisi. org

ANNA LANGERBER NEFES VE BEDEN TERAPİSİ

Fizik ve enerji bedenlerimiz birbirleri ile etkileşim içindedirler. Enerji bedenimizde olusan değişiklikler, fiziksel bedenimize yansımaktadır. Aynı şekilde fiziksel bedenimizdeki değişiklikler de enerji bedenimizi etkilemektedir. Enerji bedenimizde oluşan blokajlar fizik bedenimizde halsizlik, yorgunluk, ileri safhada ise çeşitli hastalıklar olarak kendini gösterir. Bu blokajları çözmek için günümüzde çeşitli teknikler uygulanmaktadır.
Bu tekniklerden bir tanesi olan Anna Langenberg’in Nefes ve Beden Terapisi, kolaylıkla öğrenip evinizde uygulayabileceğiniz bir nefes tekniği ve beden egzersizleri dizisinden oluşur.
Her uygulama 30-50 dakika arası sürmektedir. Sabah veya akşam, günün her saatinde kolaylıkla uygulanabilir.
Bu tekniğin uygulanması sonucunda bedeniniz gevşer, beynin sağ ve sol yarıküreleri dengelenir. Bütün şakralarınız aktive edilir.
Bu egzersiz düzenli yapıldığında;
• Hücreler tazelenir, cildiniz ve bedeniniz gençleşir.
• Kan dolaşımınız düzenlenir
• Lenflerdeki sıvı dolaşımı dengelenir.
• Sinüsler açılır.
• Konsantrasyonunuz güçlenir.
• Bağırsak sorunlarınızın çözümüne yardımcı olur.
• Bayanlarda adet ağrılarını ve mesane sorunlarını azaltır.
• Karaciğer ve sinir sistemini düzenler.
• Alerji, astım ve tansiyonu düzenler.


Gerçek nefesi almayı unutmayın!

Mavi forum

Yemeğe Neden Tuz Katarız? Sadece Lezzet İçin mi?

Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU
Beslenme yoluyla dışarıdan aldığımız karbonhidrat, yağ ve proteinler, beden şehrinde işletilen fabrikaların çalışması için gereklidir. Biyolojik fabrikalardaki kimyevî hâdiselerin sağlıklı şekilde gerçekleştirilmesinde, suya, çeşitli vitamin ve elementlere önemli vazifeler yüklendiğinden bunların dışarıdan düzenli şekilde alınmasına ihtiyaç vardır. Bu maddelerin bağırsaklarımızdan kana geçmesi için gerekli biyo-fiziko-kimyevî mekânizmalar da bağırsaklarımıza yerleştirilmiştir. Meselâ, besin maddelerinin tamamının israf edilmeden kana geçmesi için, bağırsaklarımız mükemmel bir mimaride yaratılmıştır. Emilim yüzeyinin artırılması için bağırsakların içinde bağırsak boşluğuna doğru yaklaşık bir cm uzanan Kerkring isimli kıvrımlar inşa edilmiştir. Ayrıca bu kıvrımların üzerine bir mm uzunluğunda eldiven parmağı şeklinde birbirlerine bitişik dizilmiş ve yüzeyi bağırsak epitelyum hücreleri ile döşeli villus adı verilen uzantılar yerleştirilmiştir. Her bir epitelyum hücresinin bağırsağa bakan tarafı yaklaşık 200 adet mikrovillus adı verilen ince uzantılarla süslenmiştir. Kerkring kıvrımları, villuslar ve mikrovilluslar hepsi birlikte yaklaşık 250 m2 gibi geniş bir emilim yüzeyinin teşekkülüne, bir başka ifadeyle bağırsakların emilim yüzeyinin 600 misli artmasına vesile olmaktadır. Rabb'imizin sindirim sistemine yerleştirdiği bu azamî tasarruf mekânizmasının (geniş yüzeyin) hikmeti, besin maddelerinin tamamının hızlı bir şekilde emilmesi ve israfın önlenmesidir.

Yemeklere niçin tuz atarız?
Bağırsaklarımızda emilimin mükemmel seviyede gerçekleştirilebilmesinde tuza önemli vazifeler yüklenmiştir. Bir lezzet vesilesi olan tuz, gıdaların tüketiminde ve iştahı açmada önemlidir. Haşlanmış bir et veya patatesi, tuzsuz yemekle, tuzlu yemek arasında lezzet bakımından büyük fark vardır. Yemeklere tuz atmak sadece tat açısından mı önemlidir? Yoksa bu tat duyusunun arkasında vücuda gerekli başka hikmetler de var mıdır?
Tuz, sodyum ve klor elementlerinden meydana getirilen bir bileşiktir. Tuzdaki sodyum, karbonhidratların yapı taşları olan basit şekerler ve proteinlerin yapı taşları olan aminoasitlerin kana emilebilmeleri için gereklidir. Dolayısıyla, yemeklere tuz atılmazsa önemli besin maddeleri olan karbonhidratlar ve proteinler kana geçemez, bağırsaklarda emilmeden dışarıya atılır ve önemli besin maddeleri israf edilmiş olur.
Bağırsak iç yüzeyini örten epitel hücrelerinin zarına glikoz, galaktoz ve aminoasitlerin tutunması ve bağırsak boşluğundan hücrenin içine alınması için taşıyıcı proteinler yerleştirilmiştir. Bu kargo proteinler vasıtasıyla besin maddeleri, önce epitel hücresinin içine alınır; bir sonraki adımda, hücrelerden kana taşınır. Bağırsak epitel hücrelerinde bulunan taşıyıcı proteinlerin iki adet alıcısı (reseptörü) vardır. Bu reseptörlerden birine glikoz, galaktoz veya aminoasitlerden biri; diğerine ise sodyum bağlanır. Eğer bağırsak boşluğunda glikoz, galaktoz ve aminoasitler olduğu hâlde sodyum yoksa, bu besin maddeleri kana geçememektedir. Bunun tersi de doğrudur. Bağırsakta sodyum var, fakat bu besin maddelerinden herhangi biri yoksa, yine sodyum emilemez. Sodyum elementinin kana geçmesi, şeker veya aminoasitlerin varlığına bağlı kılınmıştır.
Kolera ve dizanteri gibi hastalıklarda kusma ve ishale bağlı olarak, vücuttaki su miktarı azalır, tansiyon düşer. Nihayetinde damarların içinde kan devr-i dâimi devam ettirilemez. Çocuklarda yaz ishallerinde gözlenebilen bu dolaşım şoku, kısa sürede tedavi edilmezse, ölümle neticelenebilir. Dolaşım şokunun tedavisinde vücuttaki su miktarının artırılması hedeflenir. Suyun vücutta, özellikle damarlarda tutulabilmesi, tuzun bağırsaklardan kana düzenli olarak geçebilmesine bağlıdır. Tedavide tek başına su içirilmesi yeterli değildir. Tuz ve onun emilebilmesi için bağırsaklarda şeker ve/veya aminoasitlerin bulunması şarttır. Bu yüzden ishal tedavisinde kullanılan ishal tozunun içinde hem tuz, hem de şeker bulunur. Tansiyon düşüklüğü durumunda da hastalara tuzlu su yerine, tuzlu ayran tavsiye edilir. Çünkü ayranda bulunan aminoasitler, tuzun ve suyun emilmesini sağlamaktadır. Açken veya bağırsaklarda besin maddesi bulunmadığı zamanlarda su içilirse, bu suyun çok büyük bir kısmı kana geçemez. Belki de suyun midede israf edilmemesi için, mide veya bağırsaklarımız boşken su içmeye ihtiyaç duymayız, duysak bile fazla içemeyiz. O zaman yemeklerden sonra su içme ihtiyacının ortaya çıkmasının hikmeti, yemeklerden sonra içilen suyun; hem mide ve bağırsaklarda sindirimi kolaylaştırmaya, hem de besin maddelerinin kana geçmesine vesile olmasıdır.
Tuz sadece lezzet vesilesi mi?
Tuz, sadece lezzet almamıza vesile olan bileşik değil, besinlerin kana geçmesini sağlamada vazifelendirilmiş önemli bir moleküldür. Tuzun hem bir iştah vesilesi, hem de beslenmenin temel şartı olması, tesadüfen ortaya çıkmış olamaz. Yüce Yaratıcı, tuzu sadece lezzeti duymamıza vesile olan tat duyusu için yaratmamıştır. Meselâ, ayran veya haşlanmış patatesteki besleyici moleküllerin bağırsaklardan emilmesi, sebepler plânında tuzsuz mümkün olmadığından, Rezzâk-ı Kerîm, beden sağlığının devamlılığında önemli olan tuzu, insanların besinlerle birlikte almalarını teşvik etmek için, ona lezzet ve tat verme görevi de yüklemiştir. Zevk ve lezzetler, bu hissi işleten uyarıcılardır. Yemeklere tuz konulmasının hikmeti, bağırsaklardan besinlerin emiliminin sağlanmasıdır.

Tuz ve metabolik sendrom
Metabolik sendrom, asrımızın önemli problemlerinden biridir; bu sendromun içinde şişmanlık, şeker hastalığı, damar sertliği, yüksek tansiyon, kalb yetmezliği ve damar tıkanıklıkları gibi birçok hastalık mevcuttur. Şişmanlık, şeker hastalığına, damar sertliğine, yüksek tansiyona, damar tıkanıklıklarına, kalb krizlerine ve kalb yetmezliğine sebep olmaktadır. Tuz kısıtlaması, şişmanlık ve yüksek tansiyon tedavisinde başvurulan bir tedavi şeklidir. Tuzsuz alınan gıdalar yukarıda anlatıldığı gibi bağırsaklarımızdan yeterince kana geçemez ve kişinin zayıflamasına yardımcı olur. Besinlerde bulunan karbonhidratlar vücutta yakılamazsa, yağlara dönüşmekte ve yağ şeklinde depo edilerek şişmanlığa sebep olmaktadır. Tuzsuz diyet ile şişmanlamanın önüne geçildiği gibi, şişmanlıkla ortaya çıkan yüksek tansiyon düşürülmekte ve diğer bazı hastalıklar önlenebilmektedir. Ayrıca tuzsuz yemek iştahı azalttığından, fazla yemek tüketimi engellenmektedir. Bu tespitler neticesinde, halk arasında 40 yaşından sonra üç beyaz zehir olarak görülen tuz, un ve şeker hakkındaki bilgilerin doğruluğu ve Rabb'imizin hiçbir şeyi abes yaratmadığı kolayca anlaşılmaktadır.

Böbreklerdeki hikmetli işler
Bağırsaklarda tuza bağlı emilimin benzeri, böbreklerimize de yerleştirilmiştir. Böbreklerde kan süzülüp temizlenirken, glikoz ve aminoasitler de kandan süzüntüye geçerler. İsrafın olmadığı vücut sistemlerinde, bunların tekrar kana geri emilmesi için böbrek tüplerinde bağırsaklardakine benzer emilim yüzeyini artırıcı çıkıntılar yaratılmıştır. Böbrek tüplerinde de bu kıymetli besin maddelerinin kana geri döndürülmesi için tuzda bulunan sodyuma ihtiyaç vardır. Böbreklerden besin maddeleriyle birlikte sodyum da süzülür ve bunlar birlikte emilirler. Bağırsaklardaki benzer mekânizmayla tüplerde bulunan glikoz ve aminoasitler geri emildiğinden sağlıklı kişilerin normal idrarlarında bu besin maddeleri bulunmaz. Bu o kadar hassas işleyen bir mekânizmadır ki, idrarda glikoz veya aminoasitlerin bulunması, şeker hastalığına veya önemli bir böbrek hastalığına işaret eder.
Bağırsaklarımızdaki emilim işleminde, sadece sodyumun alınmasında enerji harcanır. Sodyumun emilmesine paralel olarak, glikozun, galaktozun, aminoasitlerin, bikarbonatların, klorun, suyun emilimi ile potasyumun ve hidrojen iyonlarının kandan bağırsağa taşınması gibi birçok işlem gerçekleştirilir. Enerji harcanarak yapılabilecek bütün bu işlemler, bir tek sodyumun emilmesine bağlanarak harika bir tasarruf sağlanmaktadır. Bikarbonata, kanın asit-baz dengesinin sağlanmasında dolayısıyla kanın asitliğinin azaltılmasında önemli roller verilmiştir. Kanın en önemli negatif yüklü anyonu olan klor, sodyuma elektriki yükle bağlandığından pasif olarak emilir. Potasyum miktarı, kanda fazla bulunursa kalbin durmasına sebep olabileceğinden, sodyumun emilmesi esnasında fazla potasyum vücuttan uzaklaştırılır. Hidrojen iyonlarının fazlalığı, kanda asidoza yol açabileceğinden, kandaki fazla asidin vücuttan atılması hayatî önem taşır.
Tuz gibi bol ve basit bir yapıya sahip moleküllere yüklenen bu hikmetli vazifeler, hiçbir şeyin boş ve abes yaratılmadığını, her şeyin bir plân ve program dahilinde yürütüldüğünü akıl sahiplerine göstermektedir. Bu mükemmel fonksiyonlardaki dakik işleyişlere ait reaksiyonlar zincirinde her molekülün tam istenen yerde ve istenen miktarda bulundurulmasını hiçbir zaman akılsız ve şuursuz moleküllere veremeyeceğimize göre, bütün bu hikmetli süreçleri yerli yerinde yaratan Sonsuz İlim ve Kudret Sahibi’ni bir kere daha hatırlamalıyız.

Mavi forum

Düşük yapan kadınlarda diyabet tehlikesi!

Hamilelik döneminde bebeğini düşük yaparak kaybeden veya ölü doğum yapan anne adaylarının halk arasında ''şeker hastalığı'' olarak bilinen diyabete yakalanma riski oldukça yüksek.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrin ve Metabolizma Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Tamer Tetiker, gebelik döneminde kadında fiziksel ve hormonsal değişikliklerin ortaya çıkması sonucu özellikle kandaki şeker oranının yükseldiğini ve bunun da düşük tehlikesini beraberinde getirdiğini söyledi.
Tetiker, bebeklerini kaybeden kadınlarda şeker oranı yüksekliğinin devam etmesi halinde diyabet hastalığının ortaya çıkabileceğini belirterek, ''Bebeğini aniden sebepsiz yere kaybeden hamileler uzmanlara başvurmalı ve diyabet testi yaptırmalı. Aksi takdirde hastalığın çok fazla ilerlemesine neden olabilirler'' dedi.
Birçok anne adayının bu nedenle düşük yaptığı ve şeker hastalığına yakalandığını vurgulayan Tetiker, şunları kaydetti:
''Düşük yapan kadınlar, ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrardan yakınma, nedensiz yere kilo kaybı, özelikle geceleri oluşan ellerde ve ayaklarda iğnelenme veya karıncalanma gibi rahatsızlıkları olanlar büyük bir ihtimalle şeker hastalığına yakalanmış olabilirler. Bu nedenle sorunları yaşayan kadınlar uzmanlara başvurmalı diyabetin ilerlemesini sağlayacak önlemler almalı.'' Kadınları hamilelik döneminde düzenli egzersizler yapmalarını öneren Tetiker, dünyada diyabet hastalığının artmasının en büyük nedeninin hareketsizlikten kaynaklandığının unutulmaması gerektiğini sözlerine ekledi.

Mavi forum

Yılda 68 bin kadın kürtajdan ölüyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2005 Dünya Sağlık Günü’nde açıkladığı raporundaki son verilerine göre, her yıl 18 milyondan fazla kürtaj operasyonu, gerekli eğitim almamış kişilerce ya da minimum tıbbi standartlardan yoksun olarak gerçekleştiriliyor ve bu operasyonlar sonucu 68 bin kadının yaşamını yitirdiği kaydedildi.


Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, her yıl yaklaşık 530 bin kadın gebelik veya doğum sırasında hayatını kaybediyor. 3 milyondan fazla bebek ölü doğuyor, 4 milyondan fazla bebek ise ilk günlerinde ya da ilk haftalarında ölüyor. 5 yaşını göremeden ölen çocukların toplam sayısı da 10.6 milyon. Dünyada, her yıl 18 milyondan fazla kürtaj operasyonunun gerekli eğitimden yoksun kişilerce ya da minimum tıbbi standartların eksikliğiyle gerçekleştirildiğine dikkat çekilen raporda, 68 bin kadının bu nedenle öldüğü belirtildi.

YILDA 136 MİLYON DOĞUM

Raporda göre, yılda 136 milyon doğumun gerçekleştiğinin tahmin edildiği bilgisi veriliyor. Az gelişmiş ülkelerdeki kadınların üçte ikisinden daha azı, en az gelişmiş ülkelerdeki kadınlarınsa yalnızca üçte biri, eğitimli bir görevli kontrolünde doğum yapabiliyor. Rapor, gebelik sürecinde doğuma, sonra da çocukluk yıllarına kadar uzanan bir "sürekli sağlık koruması" yaklaşımının vazgeçilmez olduğuna dikkat çekiyor.

Mavi forum

Obez çocuklarda eklem sorunları yaygın

Aşırı kilolu çocuklar, normal kilolu çocuklara oranla daha fazla kemik kırılması ve eklem sorunlarıyla karşılaşıyor.

ABD'de yapılan ve sonuçları Kanada'daki Obezite Konferansı'nda
açıklanan bir araştırmada, aşırı kilolu çocuk ve gençlerin, ideal
kilolu akranlarından daha fazla kemik kırılmasının yanı sıra kalıcı
sakatlıklara yol açan kemik ve eklem anormalliklerine maruz kaldıkları
ortaya çıktı.

Obezite uzmanı Dr. Jack Yanovski ve ekibinin, ortalama yaşları 12
olan 227 aşırı kilolu ve 128 normal kilolu çocuk üzerinde yaptığı
araştırmada, aşırı kilolu olanların yüzde 13'ünün en az bir kez
vücutlarında bir kemiğin kırıldığı belirlendi. Bu oranın normal kilolu
çocuklarda yüzde 4 olduğu tespit edildi.

Yanovski, benzer sonuçların kas, kemik veya eklem ağrısı ile
özellikle diz ağrısı ve hareket zorluğu gibi sorunlarla
karşılaşılmasında da elde edildiğini belirtti. Dr. Yanovski,
''Kas-iskelet sisteminde ağrı ve zayıf hareket, düşük fiziksel
aktiviteye yol açabilir, böylece kısır döngü oluşur'' diye konuştu.

Cincinnati Hastanesi Çocuk Ortopedi Cerrahi bölümünden Dr. Junichi
Tamai de, çocukların sık sık dizlerinin ağrıdığını söylediklerini,
ancak asıl sorunun eklemde yanlış formasyonun oluşmaya başlaması
olduğunu, hareketsizliğin bu durumu daha da kötü hale soktuğunu
kaydetti.

Aktif çocukların kemiklerinin daha kuvvetli olduğunu, kilo verici
egzersizin kemik yoğunluğunu artırdığını belirten Tamai, ''Kilosu
fazla çocuklar düştüklerinde kemiklere daha fazla yük biner ve kırılma
riski artar'' dedi.

Tamai, ayrıca aşırı kilolu erkek çocuklarında, kas ve kemik
gelişimiyle paralel olan testosteron hormonu seviyesinin de düşük
olabileceğine işaret etti.

Mavi forum

Gözlüklülerin bilmesi gerekenler

Gözlüklülerin bilmesi gerekenler

Göz sağlığınızı korumak için kullandığınız gözlüklerinizle yeterince ilgilenmezseniz, gözünüze büyük zarar verebilirsiniz. Sağlıklı bir gözlük kullanımı için bilmeniz gerekenler:

Gözlük kullanmaya başlayan kişiler, bir zaman sonra bazı olumsuz alışkanlıklar ediniyorlar. Gözlüğü takıp çıkarırken, silerken, bir zemin üzerine koyarken, kordon veya zincirle boyunda asılı tutarken, baş üzerine kaldırırken, kılıfına ya da kılıfsız cebe, çantaya yerleştirirken dikkatsiz davranmak, gözlüğünüzün bozulmasına neden oluyor. Gözlüğünüze gereken önemi vermemek, gözlüğün ömrünü, yapısını, ayarlarını etkiliyor.

Gözlükteki deformasyonlar, hem estetik hem de fonksiyonları açısından kötü sonuçlar doğuruyor. Deforme olan gözlük, ağırlık burun ve saplara eşit dağılmadığı için ciltte kızarıklık yapıyor. Kaymalar veya baskılar, kulak arkasında, şakaklarda ve burun üzerinde acı ve ağrı veriyor. Gözlüğün görme fonksiyonlarını da bozan deformasyonlar, astigmatik ve prizmatik etkiler meydana getirerek bulanık görmeye, çift görmeye ve görme yorgunluğuna, dolayısıyla baş ağrısına neden oluyor.

Bu nedenle uzmanlar, gözlüklerin sert koruyucu bir kılıfta saklanmasını ve üzerine basılabilecek yerlere konulmamasını tavsiye ediyorlar. İşte size gözlüklerinizin uzun ömürlü olması için birkaç püf noktası:

ÇERÇEVENİN TEMİZLENMESİ

Silme bezinin yumuşak, hidrofil (su tutucu) ve cam üzerinde kolay hareket eden malzemeden olmasına titizlik gösterilmeli, silme bezi içinde kum, toz, kir olmamalı.

Eğer çıkmayan kirler varsa, özel temizleyici spreyler, kir çözücü emdirilmiş kâğıtlar kullanılabilir. Bunlar yoksa, her cama bir damla şampuan veya benzeri sıvılar damlatılarak camlar parmakla ovulmalı. Cildinize zarar vermemesi için deterjan kullanılmamalı. Bol su ile duruladıktan sonra, suyu silkeleyip kurulanmalı.

Gözlük en büyük zararı temizlik sırasında görür. Bu nedenle temizliğine dikkat ettiğiniz gözlüklerinizin ömrü birkaç kat uzar.

ÇERÇEVENİZ BOZUK MU?

Gözlüğü düz bir zemine koyduğunuzda düz durmalıdır.

Gövdenin göz tarafında kalan iç kısmına, menteşelere dayanacak şekilde düz bir cisim koyduğunuzda sağ ve sol halkalar, eşit mesafede olmalı. Bu, camların gözünüze eşit mesafede olduğunu gösterir.

Eğer şaşılık yoksa, göz bebekleri sağ ve solda aynı yerde olmalıdır.

Gözlük gövdesinin eğimi, her iki yandan bakıldığında eşit olmalı ve yanağa değmemeli.

Sapların kulak arkasına dönen kısmı, kafa ile kulağın birleşme eğrisini takip etmeli.

Sapın en uç noktası, hem kulak arkasına hem de kafa derisine fazla baskı yapmamalı.

Gözlük sapları açılarak önce düz, sonra ters bir şekilde düzgün masa üstü gibi bir zemine konulduğunda sap uçları veya büküm yerleri masaya değmelidir.

Saplar gövdeyle 90 derecelik bir açı yapmalı ve düz bir biçimde kıvrım yerine uzanmalıdır. Ancak şakakları geniş kişiler için, dışa doğru bombeler verilebilir.

Sap uzunlukları ve büküm yerleri eşit olmalıdır. Kişinin bir kulağı önde, bir kulağı geride ise ayarlama yapılabilir. Sap uçları camlara temas etmemelidir.

Çerçeve gövdesindeki camı sıkıştıran vidalar gevşek olmamalıdır. Sapların menteşe vidaları yeteri kadar sıkı olmalı, camı tutan vidalar sonuna kadar sıkışmalı, arada açıklık kalmamalı.

Mavi forum

Uyuma

Bir araştırmadan uyku hakkında ilginç sonuçlar!

MURAT BIRSEL'IN YAZISINDAN ALINMISTIR...

Uyuma! Uyu!

Liege Üniversitesi'nin yaptığı, Men's Health dergisinin yayınladığı, uyku üzerine bir araştırmaya göre, "uykusunu almak" beyin kapasitesini artırıyor. Sadece bu kadar değil... İyi bir uyku insana enerji veriyor, vücut kendini onarıyor, imün sistem (vücudun kendini hastalıklara karsı savunma mekanizması) güçleniyor, tansiyon düşüyor ve iyi uyuyan insan mutlu oluyor.

O zaman bir de uykunun 10 kuralını aktaralım...

1- Öğleden sonra uyuma ki, aksam uykun kaçmasın.

2- Yatmadan önce alkol almak veya kahve içmek yok. İlik bir süt içmek, ideal.

3- Spor harika bir alışkanlık ama spor ve yatak arasına en az beş saatlik bir ara koymak gerek.

4- Her gün ayni saatte yatıp ayni saatte kalkma alışkanlığı iyi fikir.

5- Yatmadan önce bir kitap karıştırmak, sıcak bir banyo veya biraz müzik dinlemek yarıyor.

6- İş düşünmemek şart.

7- Yatak odasında TV izlemek, yemek yemek ve çalışmak hata. Yatak odası uyumak için.

8- Uykudan evvel yaptığınız değişmeyen bir seri alışkanlık beyine mesaj.... Soyun, dişini fırçala, saati kur. Bir şartlanma gibi.

9- Yatak odası karanlık ve sessiz olacak. Ve çok sıcak olmayacak.

10- Uykudan evvel asla ağır yemek yenmeyecek. Sindirim için yükselen vücut harareti, uykuyu zorlaştırıyor. Bir muz, seratonin yükselttiği için, ideal.

ALINTIDIR

Mavi forum