28 Mayıs 2007 Pazartesi

Enerji kaynağı portakal suyu

Enerji kaynağı portakal suyu

C vİtamİnİ açısından çok zengindir. Portakal suyundaki flavanoidlerin, C vitaminiyle birlikte bağışıklık sistemini güçlendirdiği belirtilmiştir. Bir bardak portakal suyu 112 kkal içerir. Potasyum, folik asit için iyi kaynaktır. Araştırmalar gün içerisinde 750 ml, yani 3 su bardağı portakal suyu içen yüksek kolesterol hastalarında, LDL (kötü kolesterol) düzeyinin yüzde 21 oranında azaldığına işaret ediyor.

Yorgunluğa savaş açın

Yorgunluğa savaş açın

Kendinizi son günlerde aşırı yorgun, bitkin mi hissediyorsunuz? O zaman enerjinizi yükseltmek için bazı önerilerimiz var
Yorgunluk kelimesi günümüzde yaşam koşullarına bağlı olarak sıkça kullandığımız bir kelime. Yoğun iş temposu, stres, hava kirliliği, uyku düzensizlikleri zamanla vücudu hem ruhsal hem de fiziksel açıdan yıpratıyor ve kronik yorgunluktan şikayet eder hale geliyoruz. Yorgunluğun yarattığı uykusuzluk, depresyon, cinsel fonksiyon bozuklukları da yaşam kalitesinin düşmesine neden oluyor.

SEBZESİZ OLMAZ
Daha enerjik olmak için diyetinize daha çok C vitamini, magnezyum, demir ve çinko dahil edin. Çünkü bunlar bol enerji verir. Turunçgiller, biber, patates, brokoli ve kivide bol miktarda C vitamini bulunur. Tahıllar ve mercimekse bol miktarda demir içerir. Yeşil sebzelerde de magnezyum vardır. Ayrıca B vitamini içeren besinleri de sofradan eksik etmeyin. Ton balığı, somon, tavuk, fasulye, mısır, arpa ve esmer buğday gibi kepekli gıdalar B vitaminleri açısından zengindir.

UYKUNUZU İYİ ALDINIZ MI?
Enerji seviyesini yükseltmek için bir diğer önemli şey de uykudur. Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya çalışın. Yatağınız rahat, yattığınız odanın ısısı ne çok sıcak ne de çok soğuk olsun. Işık almayan bir odada yatmaya özen gösterin. İnsan ömrünü uzatan ve dinç tutan iki önemli hormon var ve bunların ikisi de uyku sırasında salgılanıyor. Biri melatonin hormonu, diğeri ise büyüme hormonu... Bu yüzden uyku kaliteniz, yattığınız odanın uygun şartlarda olması çok önemli. Yatak odanızda televizyon gibi elektronik eşya bulundurmayın ve asla televizyon karşısında uyumayın.

KISA YÜRÜYÜŞ
Evde ya da çalıştığınız ofiste kapalı kalmayın. Mutlaka gün ışığından yararlanın. Öğlenleri evden ya da ofisten çıkıp kısa bir yürüyüş yapmayı alışkanlık geliştirmeye çalışın. Gün ışığı, enerji seviyelerini kontrol eden hormonlar üzerinde doğrudan etkiye sahiptir.

Cİnsel Yolla BulaŞan Hastaliklar

Cinsel Yolla bulaşan hastalıklar sizin de sorununuz.

Önlem alın !



Cinsel yolla bulaşan hastalıklar yalnız ‘diğer’ insanların hastalığı değildir. Böyle düşünürsek, yakalanma ihtimalimiz daha da artar. Bu hastalıklar kadın ve erkekleri, doğacak çocuklarını ve yakın çevrelerini etkiler. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan uzak durmak için bu hastalıkların neler olduğunu, nasıl korunulacağını ve belirtilerini bilmek gereklidir.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, kadınlara erkeklerden daha fazla etki yapar. Bu hastalıkların çoğu tedavi edilebilir. Tedavi edilmediklerinde ise, kısırlıktan ölüme dek pek çok olumsuz sonuca yol açabilirler. Anne karnındaki bebekler ya da yeni doğmuş çocuklar için de tehlike oluştururlar.Cinsel yolla bulaşan hastalıklar nelerdir?

Sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıklar :

Gonore (Bel soğukluğu) :

Erkeklerde sık ve yanmalı idrar yapma ve akıntı; kadınlarda akıntı, adet düzensizliği, sık ve yanmalı idrara çıkma belirtileriyle tanınır.

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en sık rastlanılanıdır. Karın içi iltihaplarına, kısırlığa ve üreme organlarında apselere neden olur. Gebe kadında, doğum kanalından bebeğe bulaşabilir. Yeni doğan bebekte körlük, zatürre gibi hastalıklara yol açar. Hastalık bulaştıktan 2-3 hafta sonra belirtiler başlar. Tedavisi kolay bir hastalıktır.



Sifiliz (Frengi) :

Bütün vücudu etkileyen bir hastalıktır. Erken fark edildiğinde tedavi edilebilir. Annede varsa bebeğe de geçebilir. Hastalığı yapan etkenin vücuda giriş yerinde şişkin ve ağrsız bir yara ile kendini belli eder. Tedavi edilmeyip ilerlerse,sinir sistemine zarar vererek körlüğe ya da sağırlığa yol açar. Kalp kasına zarar vererek kalp hastalıklarına neden olur. Vücudun çeşitli yerlerinde tümör oluşumuna ve ölüme neden olabilir.

Şankroid (Yumuşak Çıban) :

Üreme organlarında ağrılı yaralarla kendini belli eder. Genellikle yaraya yakın kasıkta oluşan şişlikler zamanla büyür ve içindeki iltihap akar. Tedavisi kolaydır.

Klamidya :

Kadınlarda sarı köpüklü bir akıntı ile kendini belli eder. Erkeklerde yanmalı idrara çıkma ve sarı akıntı ile belli olur. Kadınlarda karın içinde yaygın iltihaplanmalara yol açar. Bu durum kısırlığa, üreme organlarında apselere neden olur. Gebe kadınlarda yüksek ateş, düşük ve ölü doğuma yol açar. Doğum sırasında bebek, annenin doğum kanalından mikrobu alabilir ve akciğerlerinde ya da gözlerinde iltihaplar oluşabilir. Tedavisi kolaydır.

Trichomonas :

Yeşil ve kötü kokulu bir akıntı ile belli olan bir hastalıktır. Kadında tüplerde iltihaplanmaya neden olarak geçici kısırlığa yol açabilir. Tedavisi kolaydır.

Herpes (Genital uçuk) :

Üreme organlarında kaşıntılı ve ağrılı, uçuk şeklinde sivilceler görülür ve bunlar çok ağrılı yaralara dönüşür. Kendiliğinden iyileşir, ancak tekrarlar. Tedavisi zordur. İdrar yollarında hastalıklara, menenjite, kadınlarda rahim ağzı kanseri ve düşüklere neden olur. Bebek doğarken, doğum kanalından hastalığı alabilir. Gözleri, deriyi ve sinir sistemini etkiler, bebek ölümüne yol açabilir.



Üreme organı siğilleri ve deri kabarıklıkları :

Dış üreme organlarında, haznede, makat ve idrar kanalının dışa yakın kısımlarında görülen, ağrısız, karnıbahar görünümünde et kümeleri belirtisi taşır. Tedavisi mümkün, ancak zordur. Tedavisi edilmezse kümeler büyüyerek çevre organlara zarar verir. Doğum yolunu, idrar kanalını, makatı tıkayabilir. Doğum sırasında anneden bebeğe bulaşabilir ve bebeğin solunum yolunda siğiller oluşarak solunum sıkıntısına yol açabilir.



Hepatit – B

Su ve besinlerle bulaşan sarılık tipleri olduğu gibi kan ürünleriyle ve cinsel temasla geçen sarılık türleri de vardır. Hepatit B bunlardan biridir. Karaciğerde büyüme ve hassaslık, idrar renginde koyulaşma ve sarılık, ateş, kusma gibi belirtileri vardır. Hastalığın salgın olduğu yerlerde aşı yapılabilir. Karaciğer iltihabı,siroz, karaciğerde kanser ve ölüme neden olabilir. Kesin tedavisi yoktur. Vücudu güçlendirici tedavi, hastalığın zararını azaltır.



HIV-AİDS :

Cinsel yolla bulaşan virüslerden biridir. HIV taşıyan kanla veya kana temas etmiş araçlar yoluyla da bir insandan diğerine geçebilir. Anneden bebeğe, hamilelik döneminde, doğum sırasında ya da sütle bulaşabilir. HIV vücuda girdikten 3 ay sonra ‘ELISA’ testi ile saptanır. İnsana bulaşan HIV virüsü bazen hiç hastalık yapmayabilir. Ancak virüsü taşıyanlar başkalarına bulaştırabilir.



HIV’in neden olduğu hastalığa AIDS denmektedir. AIDS, tedavisi olmayan bir hastalıktır. Vücudun mikroplara karşı korunma sistemini bozarak bütün vücudu etkiler ve başka hastalıkların oluşmasına neden olur. HIV vücuda girdikten 5-10 yıl sonra ortaya çıkabilir. Hastalığın çıkma belirtileri arasında sürekli halsizlik, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, kilo kaybı, gece terlemeleri, cinsel organlarda uzun süreli yaralar ve tedavi ile geçmeyen mantarlar, zatürre sayılabilir. Vücudu güçlendiren tedavilerle hastanın yaşamı uzatılır.

HIV, virüsü taşıyan kişinin kullandığı klozet, bardak ya da çatıl, kaşık ile bulaşmaz. Virüs, tokalaşma, kucaklaşma, öpme ile bulaşmaz. Ancak ağzı ağıza öpüşmede kanamaya yol açacak sert öpüşmeler, ağızdaki yaralar, diş fırçalanması sırasında diş etlerinin kanamış olması bulaşmaya neden olabilir.

HIV virüsü sivrisinek ya da böcekler vasıtası ile insanlara bulaşamaz. HIV virüsü, tükürük, gözyaşı, ter aksırık, öksürük, idrar ve dışkıyla bulaşmaz.Bulaşma yolları

En sık görülen bulaşma yolu, korunmasız cinsel ilişkilerdir.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunabilmek için,

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunabilmek için, ne şekillerde bulaştıklarını ve güvenli cinselliğin ne olduğunu bilmek gerekir. Cinsel ilişki sırasında, erkeğin penisinin veya kadının salgısının (hazne sıvısının) diğer eşin ağzı, vaginası veya anüsüyle teması, bulaşmaya neden olabilir. Kucaklaşma, sarılıp yatma, öpüşme, masaj, elle okşama ve mastürbasyon güvenli yollardır. En güvenli yol vaginal (penis-hazne ilişkisi), anal (arkadan ilişki) ve oral (ağızla) cinsel ilişki sırasında kondom (prezervatif) kullanmaktır.

Penis vagina (hazne) ile temas ettiğinde, cinsel yolla bulaşan hastalıklar meniden vagina dokusuna veya vagina salgısından penisteki idrar deliğinin uç kısmına bulaşabilir. Vaginada veya peniste yara varsa, bulaşma kan ile vagina dokusuna veya penisteki idrar deliğinin uç kısmına olabilir.

Penisten akan sıvı veya meni ağızla temas ettiğinde, cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma ihtimali vardır. Ağızda kanama veya yara varsa, bulaşma ihtimali artar. Aynı şekilde ağız, vagina salgısı ile temas ettiğinde de bulaşma olabilir. Ayrıca ağzın, cinsel organlar ve anüs çevresindeki deri ile temasında parazitler bulaşabilir.

Anal (arkadan) cinsel ilişkide, cinsel yolla bulaşan hastalıklar meniden anüs dokusuna veya anüs dokusundaki kandan penisteki idrar deliğinin uç kısmına geçebilir.

Frengi, Hepatit B ve HIV için diğer bir bulaşma şekli , kan yoluyla bulaşmadır. Hasta kişiden kan nakli, hastayla aynı iğnenin veya aynı traş bıçağının kullanılması mikrobun bulaşmasına neden olur. İyi temizlenmemiş manikür-pedikür araçları, diş ve kadın doğum muayenesi araçları da bulaşmaya yol açar.Korunma Yolları

Cinsel ilişki sırasında cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmayı sağlayacak tek yöntem kondom (prezervatif) kullanmaktır. Sperm öldürücü krem, köpük ve fitillerin (spermisitler) de bazı mikroplara karşı KISMEN koruyuculuğu vardır. Ancak bu maddeler tek başına korunmayı sağlamaz. Eğer spermisitler ve kondom birlikte kullanılırsa korunma oranı artar.
Cinsel ilişkide bulunmamak da bir korunma yolu sayılır.

Frengi, Hepatit B ve HIV için, kanla bulaşma yoluna dikkat edilmeli ve gerek kuaför ve berber salonlarındaki araç gerecin, gerekse eczane ve sağlık kuruluşlarındaki hizmet amaçlı araç gerecin temizliğinden emin olunmalıdır.
Özellikle üreme organlarında meydana gelen yara, bere, sivilce ya da kaşıntıyla oluşan tahrişlerin hemen tedavi edilmesi, bulaşma tehlikesini azaltır.
Korunma yollarından bir diğeri, aşağıdaki belirtileri tanımak ve kişide ya da eşinde görüldüğü taktirde, derhal bir sağlık kuruluşun başvurmaktır. CİNSEL YOLLA BULAŞAN HASTALIĞI OLANLARIN EŞLERİNİN DE MUTLAKA TEDAVİ EDİLMESİ GEREKİR.


Belirtiler :

Erkeklerde ;

Sık idrara çıkma ve idrarda yanma, ağrı
Penisten idrar sonrası veya sürekli akıntı
Penis yüzeyinde ağrılı ülserler ve kasıklarda elle hissedilen sertlikler
Kadınlarda ;

İdrara çıkmada ağrı ve yanma, sık idrara çıkma
Hazneden koyu renkli ve kötü kokulu akıntı
Her iki cinste ;

Cinsel birleş sırasında ya da cinsel organlarda sürekli ağrı
Sık ölü doğumlar
Üreme organlarında siğiller
Üreme organlarında uçuğa benzer döküntüler, şiddetli ağrı
Makat veya perine (bacakların arasında kalan ve üreme organlarını örten kas dokusu) bölgesinde apseler
Düzenli aralıklarla tekrarlanan kanser taramaları (kadınlarda pap smear testi), erken teşhis için önemlidir.

Yine çok bulaşıcı olan ve ölüme yol açan Hepatit-B virüsüne karşı aşılanma önemlidir. Her iki cinste de akıntılara dikkat etmek ve görüldüğünde hekime başvurmak gerekir. Erkekte ve kadında koyu renkli ve kokulu akıntılar cinsel yolla bulaşan hastalıkların belirtisidir. Beyaz ve kaşıntılı akıntılar ya da sırf kaşıntı, mantarların belirtisidir.

f) Cinsel yolla bulaşan hastalıkların bulaşma tehlikesi, eş sayısında artışla birlikte artar. Paralı cinsel ilişkiye girenler, korunmak için daima kondom (prezervatif) kullanmalı ve bulaşmaya yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

yazın güneşten .. kışın polardan...

http://www.kanka.net/forum/showthread.php?t=44933

Yapay tatlandırıcı sağlığa zararlı mı?

Yapay tatlandırıcı sağlığa zararlı mı?

Üretici şirketler tatlandırıcılarının kesinlikle zararlı olmadığını iddia ederken, bu ürünlerin sürekli kullanımının birikim yoluyla olumsuz etkiler yaratacağı konusundaki söylentiler tüketicide kuşku uyandırıyor.

Dünyada milyonlarca insan tatlandırıcı kullanıyor. Örneğin yalnızca ABD'de 10 Amerikalının 8'si bir çeşit tatlandırıcı kullanıyor. Yine bu ülkede geçen yıl gıda sanayi 2.225 adet, şekeri azaltılmış veya şekerden arındırılmış yiyecek maddesini piyasaya sürdü.

Bunların pek çoğu sukraloz içeriyor. Gıda maddelerinde kimyasal katkı maddelerinin kullanılması yeni değil. İşlenmiş gıdaların pek çoğu yapay tat vericiler, renklendiriciler veya kıvam artırıcılar Ğjöleler- gibi katkı maddeleri içerir.

Bunların içinde en yaygını şeker yerine geçen katkı maddeleridir. Ancak bunların yan etkileri konusundaki söylentilerin ardı arkasının kesilmemesi, bu ürünlerin sürekli olarak gündemde kalmasına neden oluyor.

Rastlantısal keşifler
Pek çok bilim adamı uzun süredir mükemmel bir tatlandıcının peşinde. İlginç olan şu ki bu çabalara karşın bugüne dek en başarılı tatlandırıcılar tesadüfen bulundu.

Sakarin 130 yıl önce "coaltar" türevleri üzerinde çalışan Johns Hopkins Üniversitesi'nden iki bilim adamı tarafından keşfedildi.

Aspartam ise 1960'lı yıllarda gastrik ülser için ilaç araştırmalarına katılan Illinoisli bir tıp kimyacısı tarafından bulundu.

Sukraloz ise 1976 yılında Londra'daki King's College'da bir lisans öğrencisi tarafından tamamen rastlantısal olarak ortaya çıkartıldı. Araştırma sorumlusu, söz konusu öğrenciden bazı bileşimleri test etmesini istemiş. Öğrenci, test (sınamak) ile taste (tatmak) sözcüklerini karıştırarak bileşimlerin tadına bakmış.

Bu üç tatlandırıcının içinde en doğalının sukraloz olduğu söyleniyor. Ancak Walters, "Sukralozun en doğal tatlandırıcı olduğu inancı bana kalırsa kimyasından değil, başarılı pazarlamasından kaynaklanıyor" diyor.

En doğalı
Sukraloz şekerden yapılmasın karşın kimyasal yapısı tamamen şekerden farklı. Bu tatlandırıcının bir molekülü üç klorin atomu içerirken, şeker üç çift oksijen ve hidrojen atomları içeriyor.

Oysa aspartamın içindeki doğal olmayan tek bileşim, fenilalanin ve aspartik asidi birleştiren metil ester bağlantısı. Fenilalanin ve aspartik asit insan vücudunda bol miktarda bulunan iki amino asittir.

Vücudun sindirim enzimleri aspartamı bir protein olarak algılar ve doğal bir bileşimmiş gibi parçalar. Diğer taraftan sukraloz, sakarin gibi sindirilmeden gelip geçer. Walters bu bileşimlerle ilgili şunları söylüyor: "Vücut bunları ne yapacağını bilemez ve sonuçta hiçbir şey yapmaz."

Tek reseptör kuramıBu farklı yapıların hepsi nasıl oluyor da ağızda tatlı bir tat bırakıyor? Son yıllara kadar bu sorunun yanıtını herkes verebiliyordu. 150'den fazla kimyasal sınıfa ait binlerce tatlı bileşim keşfedilmişti.

Bunların arasında düşük moleküler ağırlıklı karbonhidratlar, aminoasil şekerler, amino asitler, peptitler, proteinler, terpenoidler, klorinli hidrokarbonlar, N-sülfonil amidler, sülfamatlar, poliketidler, anilinler ve üreler sayılabilir.

Bilim adamları dilimizin üzerindeki tat tomurcuklarının içindeki reseptörlerin bu bileşimlere reaksiyon verdiğini uzun zamandır biliyor. Ancak kimse bu mekanizmanın tam olarak nasıl işlediğini bilmiyordu.

Bu soruyu 4 yıl önce Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden sinir bilimci Charles Zuker yanıtladı: Yaşamımızdaki tüm tatlı şeyleri tek bir reseptör algılıyordu. Zuker insan ve fare genomlarından yararlanarak tat ile ilgili genleri ayrıştırmayı başarmıştı. 30'dan fazla gen acı ile ilgili duyuları algılarken, tatlı ile tek bir reseptör ilgileniyordu.

"Evrimsel açıdan bu çok anlamlı" diye konuşan Coca Cola'da görevli kimyager Grant DuBois, "Çok sayıda acı tat, zehirli olabileceği için, ayırt edilmesi zorunlu. Oysa tatlılar keyifli ve zararsız olduğu için birarada algılanmasında bir sakınca yoktur" diyor.

Sinerjik etki
Tek-reseptör kuramı, açıklanması gereken pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. En büyük problem kimyagerlerin sinerji olarak adlandırdıkları olgudur.

"Şeker içermeyen bir çikletin içindeki tatlandırıcılara bakarsanız, uzun bir liste ile karşılaşırsınız" diye konuşan DuBois, "Bunun nedeni bazı tatlandırıcıların diğerinin tadını artırmasıdır. Örneğin siklamatın içine sakarin katarsanız ikisini de tek tek kullandığınızdan daha tatlı bir tat elde edersiniz. Sinerji ilaç tasarımında çok iyi bilinen bir olgudur ve en az iki reseptörün birarada bulunmasını gerektirir" diyor.

Benzer şekilde sıcaklık (soğuk) ve kafein gibi faktörler, bazı tatlandırıcıları baskılarken bazılarını etkilemez. Bu da birden fazla reseptörün devrede olduğunu gösterir. Buna karşın tek reseptör iddiasından geri adım atmaya yanaşmayan Zuker bu konudaki bulgularını şöyle açıklıyor:

"Laboratuvar faresinde protein reseptöründeki iki alt ünitesinden birini yok ederseniz fare, hangi bileşim verilirse verilsin tatlı algılama yeteneğini kaybeder. Bunun üzerine iki alt ünitenin her birinin kendi bağlama sitesinin olup olmadığını kontrol ettim. Nihayet geçen eylül ayında Senomyx'ten biyokimyacılarla birlikte yürüttüğümüz araştırma, benim haklı olduğumu ortaya çıkarttı. Vücudumuzda tek bir tatlı reseptörü vardı, fakat diğer reseptörlerden farklı olarak, değişik moleküllerle faal duruma geçen birden fazla bölgeye sahipti. Bunu, iki tetiği olan bir tabancaya benzetebiliriz."

Şekerden tatlıKimyacılar bu reseptörün gerçek potansiyelini yeni yeni anlamaya ve bundan yararlanmaya başlıyor. Siklamat şekerden 45 kat, aspartam 180 kat, sakarin 300 kat ve suklaroz 600 kat tatlıdır. Fakat aspartamın neotam olarak bilinen yeni nesil bir türü şekerden 13.000 kat daha tatlıdır. Ve son bulunan bir bileşimin ise 100.000 kat daha tatlı olduğu iddia ediliyor.

Şekerin yerini başka
"Bu farklılıklar moleküllerin farklı çekimlerinin olmasından kaynaklanıyor" diye konuşan Walters, "Sözgelimi suklaroz reseptöre sukrozdan daha sıkıca tutunur. Bunun nedeni klorin atomlarının, yerini aldıkları oksijen atomlarına göre daha güçlü bir şarj taşımalarıdır. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin yeni onayladığı Neotame, reseptöre o kadar sıkı bağlanır ki reseptörün makineli tüfek gibi ateşlemesine yol açar" diyor.

Bu tatlandırıcılardan hiçbiri aslında şekerin yerini tutmuyor. Sakarin dilde metalik bir tat bırakıyor, çünkü acı ve ekşi reseptörleri de tetkliyor.

Aspartam ve neotam zayıf moleküllere sahip olduğu için süpermarket raflarında durduğu yerde çabucak bileşenlerine ayrılırken, pişirme sırasındaki ısıya dayanmıyor.

Sukraloz ısıya dayanıyor ve bileşenlerine ayrılmıyor fakat gerçek şekerin "ağız tadını" vermiyor.

Tüketici kuşkulu
Şeker yerine kullanılan bu maddeler uzun zamandır sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle kuşkuyla karşılanıyor.

1981 yılında sakarin, yapılan bir hayvan deneyine dayanarak kansere yol açan maddeler arasına sokuldu.

Suklarozun test tüplerinde genleri mutasyona uğrattığı iddia ediliyordu.

Aspartamın da multipl sklerozdan otizme kadar pek çok hastalığı tetiklemesinden korkuluyordu.

Halihazırda bu iddialardan hiçbiri kanıtlanmış değil. Walters, gıda maddeleri içindeki katkı maddelerinin ilaçlardan daha yüksek standartları tutturması gerektiğini öne sürüyor, çünkü bu maddelerin zararlarını dengeleyecek tıbbi yararları yok.

Sözgelimi aspartam FDA'nın en fazla incelediği ürünlerin başında geliyor. Ancak her seferinde zararsız olduğu sonucuna varılıyor.

Sukralozun hayvanlarda yüksek dozlarda bile kanserojen olmadığı anlaşılmış durumda.

Ve sakarinin katkı maddesi olarak güvenli olduğu 1997 yılında FDA tarafından onaylanmış. Kaldı ki önceki araştırmalarda deney farelerinin tatlandırıcdan bağımsız olarak kansere eğilimleri olduğu anlaşılmış.

En iyi tercih
Yapay tatlandırıcılar konusundaki bu kuşkuların nedeni çok yabancısı olmadığımız olgulara dayanıyor. Sukraloz ve sakarin vücut tarafından emilmemesine karşın, kalorileri hiç yok değil. Bunlara hacim kazandırmak için kullanılan dekstroz ve maltodekstrin şekerde bulunan kalorinin dörtte birini içeriyor.

Ayrıca hayvan deneylerinde yapay tatlandırıcıların, çok küçük miktarlada da olsa insülin salgısını tetiklediğinin ortaya çıkması şeker hastaları için olumsuz bir haber.

Discover'da yer alan habere göre, ayrıca şekersiz meşrubat içenlerin şekerlileri tercih edenlere göre daha fazla kilo verdikleri görülüyor, ancak beslenme uzmanları, vücudun şeker ihtiyacını kısmanın şekerli maddelere duyulan arzuyu körüklediğini düşünüyor.

Bu durumda şeker, küçük dozlarda tüketilmek kaydıyla hala en iyi tercih

Denize kar düşmeden HAMSİ yemeyin...

Ekimde en lezzetli balık levrek ve lüfer

Uzmanlar lezzet açısından balıkların mevsiminde yenilmesini öneriyor. Bazı türler her mevsim tüketilebilirken, bazı türlerin ise belirtilen aylar dışında mümkünse tüketilmemesi tavsiye ediliyor.

Uzmanlara göre, Ekim ayında en lezzetli balıklar levrek, lüfer, palamut, uskumru ve kofana. Karadeniz'in simgesi haline gelen hamsinin yöre halkının deyimi ile "denize kar düşmeden" yenilmemesi gerektiği belirtilirken, palamutun lezzetli olduğu dönemin Ağustos ve Kasım ayları arası olduğu, mezgitin Şubat ve Mayıs ayları arasında yenilebileceği ifade ediliyor.

İftar ve sahur arası bol sıvı alın



Gün boyu açlıkla birlikte yavaşlayan metabolizmanız, iftardan sonra üşümenize neden olur. Bu nedenle bir kase çorba, ısınmanızı ve rahatlamanızı sağlar. İftar ve sahur arasında geçen sürede bol bol sıvı tüketmelisiniz

Acıbadem Hastanesi Kadıköy Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatoş Özcan, sağlıklı ramazan sofralarıyla ilgili bilgiler verdi.

Sağlıklı beslenmenin ana kriterleri nelerdir?
Oruç tutan veya tutmayan herkes, sağlıklı ve kaliteli yaşamak için sağlıklı beslenmeli. Yeterli ve dengeli beslenme de sağlıklı olmanın ilk şartı. Sağlıklı beslenmenin ana kriterleri ise şöyledir: Tüm besin gruplarından bir arada yemek, yavaş ve iyi çiğnemek, az ve sık yemek, lif alımı için sebze ve meyveleri mutlaka tüketmek, yağı yeterli miktarda ve daha çok doymamış yağlardan tercih etmek, günlük 1.5-2 lt su içmek, kepekli, yulaflı tahıl ürünleri, bulgur ve kuru baklagilleri diyetimize mutlaka katmak ve yeterli oranda protein alımına dikkat etmek.

Sahurda beslenmede nelere dikkat etmeliyiz?
Sahur özellikle kişiyi oruca hazırlayan özel bir öğün. Sahur ile iftar arasındaki uzun açlık döneminin yan etkilerini bu öğünü zamanında yiyerek atlatabiliriz. Sahur yerine yatmadan önce yemek veya hiç yememek; hem besin öğelerinin yeterince alınmasını engeller hem de sindirim sisteminin fonksiyonlarını bozarak reflü, gastrit, ülser vb. hastalıkların tetikleyicisi olur.

MUTLAKA ÇORBA İÇİN!
Sahurda hangi yemekleri tercih etmeliyiz?
Sahurda susamaya neden olmayacak az tuz ve yağ içerikli, hafif, bol lifli, kızartma ve kavurma gibi yağlı yiyeceklerin olmadığı kahvaltıya dayalı yiyecekler veya makarna, akşamdan kalan et yemeği, çorba ve şeker yerine pekmezle tatlandırılmış kan yapıcı, kalsiyum içerikli kompostolar, taze meyveler tercih edilebilir.

İftar sonrası beslenmede nelere dikkat edilmelidir?
İftar da oruç açılırken su, zeytin, peynir veya hurma gibi yiyeceklerden birer parça alınıp, daha sonra bir çorba ile devam edilebilir. Gün boyu açlıkla birlikte yavaşlayan metabolizma kişinin üşümesine neden olur. Bu çorba kişinin ısınmasını ve rahatlamasını sağlayacaktır. Daha sonra yine ağır olmayacak sebze, ızgara ve salata gibi yiyecekler az miktarlarda yenerek iftar yemeği tamamlanabilir. Bu döneme ait bir gıda olan ramazan pidesinin lezzeti tartışılmaz. Ancak pideler tam buğday, çavdar veya yulaf unundan yapılmadıkları için doygunluk sağlama, kan şekeri kontrolü ve kan yağlarını düşürücü özellikler içermez. Lezzetiyle daha fazla miktarda yendiği için; kilonun hızla artmasına da neden olacağından 1-2 dilim ekmek değişimi kadar yenmesine özen gösterilmelidir.