Journal of Nutritional Science dergisinde yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre, domateste bulunan Likopen, prostat kanseri riskini önemli ölçüde azaltıyor.
Mucize sebze, prostat kanseri riskini azaltıyor.
Likopen açısından zengin bir besin olan domatesin, prostat kanseri riskini azalttığı öne sürülüyor.
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Sevinç Yücecan, Domatesin bu yararlı etkisinin, içerdiği çeşitli karotenoidlerin, C vitamininin, polifenolik bileşiklerin kompleks etkileşimlerinin sonucu olabileceğini vurguluyor.
Yaklaşık 47.000 yetişkin erkek üzerinde yapılan araştırmada, haftada 2-4 porsiyon taze domates tüketenlerde prostat kanseri riskinin, hiç tüketmeyenlere oranla yüzde 26 oranında azaldığı gözlemlendi.
Araştırma sonuçlarına göre haftada 10 porsiyondan fazla domates ve domates suyu tüketenlerde prostat kanseri riski, haftada 1,5 porsiyon tüketenlere oranla yüzde 35 oranında azalıyor. Bol miktarda likopen alan erkeklerde, düşük dozda alanlara kıyasla prostat kanser riski yüzde 21 oranında düşüyor.
Bir su bardağı domates suyu 53 kkal, 23,377 mcg likopen ve 2009 mcg beta karoten içeriyor. Domates, likopenin yanı sıra, C vitamini, folik asit, alfa tokoferol, potasyum gibi besin öğelerini, diğer karotenoidleri ve polifenolik bileşikleri de içeriyor.
Uzmanlara göre beslenme sırasında alınan antioksidan vitaminler ve antioksidan özellikler gösteren bileşiklerin en iyi kaynakları sebze ve meyveler. Farklı sebze ve meyveler farklı besin bileşenlerinden zengin oldukları için, sebze, meyve ve bunlardan elde edilen sebze ve meyve sularının tüketiminde çeşitlilik sağlanması çok önemli.
25 Mayıs 2007 Cuma
Benler bir çeşit tümör
Uzmanlar, ben ve lekelerin, doğumda var olabildiği gibi, sonradan da gelişebildiğini, ve benlerin bir çeşit tümör olduğunu belirtiyor.
Denizli Devlet Hastanesi Cildiye Uzmanı Dr. Figen Bilen, ergenlik çağından itibaren ciltteki benlerin haritasının çıkarılması gerektiğini belirtti.
Denizli Devlet Hastanesi bünyesinde faaliyete geçen Dermatoskop Bölümü'nün çalışmalarıyla ilgili gazetecilere bilgi veren Dr. Bilen, düzenli ben takibinin hayati önem taşıdığını söyledi.
Vücuttaki benlerin takibi için sadece gözle muayene olunmasının yeterli olmadığını, mutlaka daha ayrıntılı takipler gerektiğini ifade eden Bilen, dermatoskopun bu ayrıntıda hekimlerin işini kolaylaştırdığını bildirdi.
Dermatoskopun ciltteki ben hücrelerinden kaynaklanan kanserlere erken tanı konularak tedavi olanağı sağladığını belirten Bilen, “Ben çıkmayacak diye bir şey yok. Kişide olması gereken miktarda ben vardır. Ben ve lekeler, doğumda var olabildiği gibi, sonradan da gelişebilir. Benler bir çeşit tümördür. Önemli olan bu tümörlerin iyi veya kötü huylu olup olmadıklarını anlayabilmektir” dedi.
Özellikle ergenlik döneminden itibaren ciltteki benlerin haritasının çıkarılması gerektiğine işaret eden Bilen, “Kişinin yaşadığı bölgeye, genetik yapısına, aile öyküsüne, deri rengine, yaşına ve ben sayısına göre 3 ile 6 ay arasında bilgisayarlı ben haritası işlemi tekrarlanmalıdır” diye konuştu.
Bilen, ciltteki ben hücrelerinden gelen kötü huylu tümörlerin ”malign melonom” olarak da adlandırıldığını, bunların erken dönemde teşhis ve tedavisi yapılmadığında çok hızlı ilerleyip hastanın yaşamına mal olabildiğini kaydetti.
Denizli Devlet Hastanesi Cildiye Uzmanı Dr. Figen Bilen, ergenlik çağından itibaren ciltteki benlerin haritasının çıkarılması gerektiğini belirtti.
Denizli Devlet Hastanesi bünyesinde faaliyete geçen Dermatoskop Bölümü'nün çalışmalarıyla ilgili gazetecilere bilgi veren Dr. Bilen, düzenli ben takibinin hayati önem taşıdığını söyledi.
Vücuttaki benlerin takibi için sadece gözle muayene olunmasının yeterli olmadığını, mutlaka daha ayrıntılı takipler gerektiğini ifade eden Bilen, dermatoskopun bu ayrıntıda hekimlerin işini kolaylaştırdığını bildirdi.
Dermatoskopun ciltteki ben hücrelerinden kaynaklanan kanserlere erken tanı konularak tedavi olanağı sağladığını belirten Bilen, “Ben çıkmayacak diye bir şey yok. Kişide olması gereken miktarda ben vardır. Ben ve lekeler, doğumda var olabildiği gibi, sonradan da gelişebilir. Benler bir çeşit tümördür. Önemli olan bu tümörlerin iyi veya kötü huylu olup olmadıklarını anlayabilmektir” dedi.
Özellikle ergenlik döneminden itibaren ciltteki benlerin haritasının çıkarılması gerektiğine işaret eden Bilen, “Kişinin yaşadığı bölgeye, genetik yapısına, aile öyküsüne, deri rengine, yaşına ve ben sayısına göre 3 ile 6 ay arasında bilgisayarlı ben haritası işlemi tekrarlanmalıdır” diye konuştu.
Bilen, ciltteki ben hücrelerinden gelen kötü huylu tümörlerin ”malign melonom” olarak da adlandırıldığını, bunların erken dönemde teşhis ve tedavisi yapılmadığında çok hızlı ilerleyip hastanın yaşamına mal olabildiğini kaydetti.
Cep telefonları çocukları olumsuz etkiliyor
Günlük yaşantımızın vazgeçilmezleri arasında olan cep telefonlarının yaydığı Radyofrekans (RF) dalgalarının özellikle çocuklara daha çok zarar verdiğini belirtti
Kayseri Devlet Hastanesi Çocuk Hastalıkları Uzmanlarından Dr. Esef Karakuş, cep telefonlarının yaydığı RF dalgasına fazla maruz kalan kişilerde çeşitli sinirsel bozuklukların meydana geldiğini söyledi. Dr. Karakuş, gelişme çağındaki, özellikle sinir sistemi gelişimi henüz tamamlanmamış olan çocuklarda, lösemi ve lenfoma vakalarına rastlanmaması için, bu tür çocukların cep telefonlarının yaydığı RF dalgalarından uzak tutulması gerektiğini kaydetti. RF'ye maruz kalanların genelde sinir sistemi ile ilgili şikayetleri olduğunu, bu dalgaların çocuklarda ise daha fazla etki yaptığını kaydeden Dr. Esef Karakuş, RF dalgalarının zararlarını en aza indirmek için alınabilecek önlemleri ise şöyle özetledi:
"Zorunlu durumlar dışında cep telefonu
kullanılmamalıdır. Cep telefonlarıyla konuşurken kulaklık takılması RF dalgasının zararlarını azaltabilir. Cep telefonu ile yapılan görüşmenin mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, cep telefonlarının, cep telefonu baz istasyonundan uzak olduğu durumlarda kullanılmaması gerekir. Çünkü baz istasyonundan uzak olan cep telefonu daha fazla RF dalgası yayar. Yüksek, güçlü radyo ve TV vericilerinin yakınında ikamet edilmemesi de gerekir."
Kayseri Devlet Hastanesi Çocuk Hastalıkları Uzmanlarından Dr. Esef Karakuş, cep telefonlarının yaydığı RF dalgasına fazla maruz kalan kişilerde çeşitli sinirsel bozuklukların meydana geldiğini söyledi. Dr. Karakuş, gelişme çağındaki, özellikle sinir sistemi gelişimi henüz tamamlanmamış olan çocuklarda, lösemi ve lenfoma vakalarına rastlanmaması için, bu tür çocukların cep telefonlarının yaydığı RF dalgalarından uzak tutulması gerektiğini kaydetti. RF'ye maruz kalanların genelde sinir sistemi ile ilgili şikayetleri olduğunu, bu dalgaların çocuklarda ise daha fazla etki yaptığını kaydeden Dr. Esef Karakuş, RF dalgalarının zararlarını en aza indirmek için alınabilecek önlemleri ise şöyle özetledi:
"Zorunlu durumlar dışında cep telefonu
kullanılmamalıdır. Cep telefonlarıyla konuşurken kulaklık takılması RF dalgasının zararlarını azaltabilir. Cep telefonu ile yapılan görüşmenin mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, cep telefonlarının, cep telefonu baz istasyonundan uzak olduğu durumlarda kullanılmaması gerekir. Çünkü baz istasyonundan uzak olan cep telefonu daha fazla RF dalgası yayar. Yüksek, güçlü radyo ve TV vericilerinin yakınında ikamet edilmemesi de gerekir."
Fazla alkol kalp ritmine zarar
BOSTON - Haftada 35 ya da daha fazla kadeh alkol tüketen erkeklerin, haftada bir kadeh içenlere göre kalp ritmi sorunu yaşama riski yüzde 45 daha fazla
Aynı durum kadınlar için de geçerli olabilir ancak yeterli sayıda kadın incelenemediği için kesin sonuca ulaşılamadı.
1976 yılında başlayan Kopenhag Şehir Kalp Araştırması'na katılan 16 bin 415 erkek ve kadının test sonuçları incelendi. Araştırmacılar fazla alkol alımının erkeklerdeki kalp ritmi bozukluklarının yüzde 5'inin sebebi olduğunu söyledi. Alkol tipleri arasında ise kalbe etkisi bakımından bir fark bulunmadığını belirten uzmanlar, çok alkol alanların birçok içkiyi içtiği için bunun ayırt edilemeyeceğini söyledi. Diğer taraftan alkolizme karşı ilaç kullanımı artıyor. ABD'de bu konuda onaylanmış üç ilaç var. 25 yıldır içkiyi bırakamayan John Bauhs, geçen yıl 'naltrexone' adlı ilacı kullanmaya başladığından beri ağzına içki sürmediğini söylüyor. Bu tür ilaçlar alkolün beyinde yarattığı keyif etkisini önleyerek çalışıyor. 'Antabuse' ise içki içildiği takdirde mide bulantısı yapıyor. Campral, beyin kimyasında alkolün yarattığı etkileri tersine çeviriyor ve alkolü bırakma sürecindeki isteği kesiyor.
Aynı durum kadınlar için de geçerli olabilir ancak yeterli sayıda kadın incelenemediği için kesin sonuca ulaşılamadı.
1976 yılında başlayan Kopenhag Şehir Kalp Araştırması'na katılan 16 bin 415 erkek ve kadının test sonuçları incelendi. Araştırmacılar fazla alkol alımının erkeklerdeki kalp ritmi bozukluklarının yüzde 5'inin sebebi olduğunu söyledi. Alkol tipleri arasında ise kalbe etkisi bakımından bir fark bulunmadığını belirten uzmanlar, çok alkol alanların birçok içkiyi içtiği için bunun ayırt edilemeyeceğini söyledi. Diğer taraftan alkolizme karşı ilaç kullanımı artıyor. ABD'de bu konuda onaylanmış üç ilaç var. 25 yıldır içkiyi bırakamayan John Bauhs, geçen yıl 'naltrexone' adlı ilacı kullanmaya başladığından beri ağzına içki sürmediğini söylüyor. Bu tür ilaçlar alkolün beyinde yarattığı keyif etkisini önleyerek çalışıyor. 'Antabuse' ise içki içildiği takdirde mide bulantısı yapıyor. Campral, beyin kimyasında alkolün yarattığı etkileri tersine çeviriyor ve alkolü bırakma sürecindeki isteği kesiyor.
Başarılı bir hipnoz için hastanın hazır olması şart
Başarılı bir hipnoz için hastanın hazır olması şart
Kişinin bilinçaltına erişmeyi esas alan hipnoz ve otohipnoz, tıbbın tedavide yetersiz kaldığı durumlarda kullanılan bir teknik olarak tanımlanıyor. Kekemelik gibi sorunlardan sigara tedavilerine dek birçok alanda kullanılan hipnozun hiçbir tehlikesinin bulunmadığını belirten uzmanlar, sadece 5 seansta bile hastalarda ciddi bir iyileşme gözlendiğini söylüyor
Tıbbi Hipnoz Derneği Başkanı Ali Eşref Müezzinoğlu, hipnozla ilgili en çok merak edilen soruları cevapladı:
Hipnoz nedir?
Hipnoz, kişinin bilinçaltı düşüncelerine erişmeye çalışan bir teknik. Hipnozda korkulacak, esrarengiz bir şey yok. Tıbbi çalışmalar, hipnozun tedavi edici değerini, kuşkudan uzak, apaçık olarak ortaya koyuyor.
Hipnoz hangi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılır?
Hipnoz, tıbbın yetersiz kaldığı durumlarda kullanılıyor. Bunun dışında, psişik kökenli rahatsızlıklarda (tikler, fobiler, kekemelik, araç tutmaları, şişmanlık, ders çalışma zorluğu vs.) da yararlı olduğu gözlenmiştir. Şunu vurgulamak gerekir ki, ben hipnozla ameliyat yapılsın demiyorum. Yapılabilir, ama herkese yapılamaz. Ancak diyorum ki, ya kendi yaptıklarımızı ya da toplumda kazandıklarımızı defetme ve yok etme şansına sahibiz. Yeter ki bunu yapmayı arzu edelim. 80'li yıllarda hipnozdan kilo verme sorunu olan kişiler yararlanmak isterdi. Birkaç yıldan beri başvuranların ağırlığını psikosomatik hastalığı olanlar oluşturuyor. Fobiler ağır basıyor. Strese bağlı sorunu olanlar daha fazla. Genellikle 5 seansta hasta olumlu gelişmeyi hissedebiliyor. Belki bazı vakalarda 10-15 seans gerek duyulabiliyor. Tedavide başarı için öncelikle hastanın hazır olması gerekiyor. Sözgelimi sigarayı bırakmak için başvuran hasta gerçekten istemedikçe bırakamaz. Bunun gibi uyuşturucu alışkanlığı olan bazı olgularımızda da olumlu sonuçlar elde ettik. Zayıflama ve cinsel sorunu olanlarda da öncelikle uzmanların kontrolünden geçmek şartıyla hipnozdan yararlanılıyor.
Herkes hipnoza girer mi? Hipnoza yatkınlık, kişinin doğuştan getirdiği bir özellik mi?
Yapılan araştırmalar zeki kişilerin, zekaları ortalama ya da ortalamanın altında olanlardan, kültürlü olanların kültürsüz olanlardan, ruh sağlığı yerinde olanların hastalıklı olanlardan, kadınların erkeklerden ve kişilik yapısı olarak dışa dönük olanların içe dönük olanlardan daha kolay hipnoza girdiği gösteriyor. Hipnoz zeka geriliği olanlara, şizoidlere, beş yaşından küçüklere, çok yaşlılara ve bunama sorunu olanlara uygulanamaz.
İnsanlar kendi kendilerine hipnoz yapabilirler mi?
Evet, bu mümkün. Buna otohipnoz denir ve kişinin hipnozitöre gereksinim duymadan, kendi kendini hipnoza sokarak telkin etmesi anlamına gelir. Bu, hastaya doktor tarafından öğretilir ve hasta kendine ancak yetki verilen alanda telkin verebilir. Migren gibi hastalıkların tedavisinde doktorlar çoğu zaman otohipnoz öneriyorlar. Bunun için bir elin başparmağını avuç içine, diğer dört parmağını da onun üzerine kapatıp hafif bir yumruk yapılır. Bu esnada hasta gözlerini kapatır ve sorunu yönünde kendi kendine telkin verir. Artık kendi kendinin hipnozitörü olur. Gerektiği hallerde ve yerde ototelkini kullanıp rahatlayabilir. Ancak kendi talebi ile ilgili hazırladığı telkinler doğrultusunda uygulayabilir. Onun dışında kullanamaz. Ortalama tedavi süresi 3-5 seans arasındadır ve hastalığın çeşidine, hastanın inancına bağlı olarak değişim gösterir. Hastanın ihtiyacına göre 3 ay, 6 ay veya bir sene gibi zaman aralıklarıyla direkt seans alınarak tekrarlanır.
Hastanın hipnozdan çıkmak için hipnozu veren doktora gereksinimi var mı?
Hipnozu veren ve alan kişilerin beyinlere arasında iletişim olduğu kabul edildiğine göre hasta hipnozdayken doktor bayılır ya da giderse ne olur?
Hastanın hipnoza girmek için doktora gereksinimi var; ama çıkmak için yok. Araştırmalar hipnozu veren doktorun hastayı hipnoz halinde bırakıp gitmesi halinde en az yarım, en çok dört saat sonra hipnozdan çıktığını gösteriyor. Doktor ölecek olsa bile hasta kendiliğinden hipnozu çözer.
Kişinin bilinçaltına erişmeyi esas alan hipnoz ve otohipnoz, tıbbın tedavide yetersiz kaldığı durumlarda kullanılan bir teknik olarak tanımlanıyor. Kekemelik gibi sorunlardan sigara tedavilerine dek birçok alanda kullanılan hipnozun hiçbir tehlikesinin bulunmadığını belirten uzmanlar, sadece 5 seansta bile hastalarda ciddi bir iyileşme gözlendiğini söylüyor
Tıbbi Hipnoz Derneği Başkanı Ali Eşref Müezzinoğlu, hipnozla ilgili en çok merak edilen soruları cevapladı:
Hipnoz nedir?
Hipnoz, kişinin bilinçaltı düşüncelerine erişmeye çalışan bir teknik. Hipnozda korkulacak, esrarengiz bir şey yok. Tıbbi çalışmalar, hipnozun tedavi edici değerini, kuşkudan uzak, apaçık olarak ortaya koyuyor.
Hipnoz hangi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılır?
Hipnoz, tıbbın yetersiz kaldığı durumlarda kullanılıyor. Bunun dışında, psişik kökenli rahatsızlıklarda (tikler, fobiler, kekemelik, araç tutmaları, şişmanlık, ders çalışma zorluğu vs.) da yararlı olduğu gözlenmiştir. Şunu vurgulamak gerekir ki, ben hipnozla ameliyat yapılsın demiyorum. Yapılabilir, ama herkese yapılamaz. Ancak diyorum ki, ya kendi yaptıklarımızı ya da toplumda kazandıklarımızı defetme ve yok etme şansına sahibiz. Yeter ki bunu yapmayı arzu edelim. 80'li yıllarda hipnozdan kilo verme sorunu olan kişiler yararlanmak isterdi. Birkaç yıldan beri başvuranların ağırlığını psikosomatik hastalığı olanlar oluşturuyor. Fobiler ağır basıyor. Strese bağlı sorunu olanlar daha fazla. Genellikle 5 seansta hasta olumlu gelişmeyi hissedebiliyor. Belki bazı vakalarda 10-15 seans gerek duyulabiliyor. Tedavide başarı için öncelikle hastanın hazır olması gerekiyor. Sözgelimi sigarayı bırakmak için başvuran hasta gerçekten istemedikçe bırakamaz. Bunun gibi uyuşturucu alışkanlığı olan bazı olgularımızda da olumlu sonuçlar elde ettik. Zayıflama ve cinsel sorunu olanlarda da öncelikle uzmanların kontrolünden geçmek şartıyla hipnozdan yararlanılıyor.
Herkes hipnoza girer mi? Hipnoza yatkınlık, kişinin doğuştan getirdiği bir özellik mi?
Yapılan araştırmalar zeki kişilerin, zekaları ortalama ya da ortalamanın altında olanlardan, kültürlü olanların kültürsüz olanlardan, ruh sağlığı yerinde olanların hastalıklı olanlardan, kadınların erkeklerden ve kişilik yapısı olarak dışa dönük olanların içe dönük olanlardan daha kolay hipnoza girdiği gösteriyor. Hipnoz zeka geriliği olanlara, şizoidlere, beş yaşından küçüklere, çok yaşlılara ve bunama sorunu olanlara uygulanamaz.
İnsanlar kendi kendilerine hipnoz yapabilirler mi?
Evet, bu mümkün. Buna otohipnoz denir ve kişinin hipnozitöre gereksinim duymadan, kendi kendini hipnoza sokarak telkin etmesi anlamına gelir. Bu, hastaya doktor tarafından öğretilir ve hasta kendine ancak yetki verilen alanda telkin verebilir. Migren gibi hastalıkların tedavisinde doktorlar çoğu zaman otohipnoz öneriyorlar. Bunun için bir elin başparmağını avuç içine, diğer dört parmağını da onun üzerine kapatıp hafif bir yumruk yapılır. Bu esnada hasta gözlerini kapatır ve sorunu yönünde kendi kendine telkin verir. Artık kendi kendinin hipnozitörü olur. Gerektiği hallerde ve yerde ototelkini kullanıp rahatlayabilir. Ancak kendi talebi ile ilgili hazırladığı telkinler doğrultusunda uygulayabilir. Onun dışında kullanamaz. Ortalama tedavi süresi 3-5 seans arasındadır ve hastalığın çeşidine, hastanın inancına bağlı olarak değişim gösterir. Hastanın ihtiyacına göre 3 ay, 6 ay veya bir sene gibi zaman aralıklarıyla direkt seans alınarak tekrarlanır.
Hastanın hipnozdan çıkmak için hipnozu veren doktora gereksinimi var mı?
Hipnozu veren ve alan kişilerin beyinlere arasında iletişim olduğu kabul edildiğine göre hasta hipnozdayken doktor bayılır ya da giderse ne olur?
Hastanın hipnoza girmek için doktora gereksinimi var; ama çıkmak için yok. Araştırmalar hipnozu veren doktorun hastayı hipnoz halinde bırakıp gitmesi halinde en az yarım, en çok dört saat sonra hipnozdan çıktığını gösteriyor. Doktor ölecek olsa bile hasta kendiliğinden hipnozu çözer.
Tedavide inanç ve ilaç birlikte çalışır
Tedavide inanç ve ilaç birlikte çalışır
İnancın hastalıkların iyileşme süreçlerine etkisi yoğun olarak tartışılıyor. İlaçların, iyileşmenin yüzde 20'sini sağladığı, yüzde 80'inin ise ruh tarafından yapıldığı iddia ediliyor
Alman Nişantaşı Kliniği Medikal Direktörü Yard. Doç. Dr. Metin Okucu din ve hastalıklarla ilgili dünyada yapılan çalışmaları anlattı:
Ruh ve inanç sağlığımızı etkiler mi?
Bazılarına göre ilaçlar ve cerrahi hastalıktan iyileşmenin sadece yüzde 20'sini sağlarken, geri kalan yüzde 80 ruh tarafından yapılmaktadır. Bunu kesin olarak ölçmek mümkün olmamasına rağmen, çok eski tarihlerden beri süregelen ruh, inançlar ve duanın sağlık üzerindeki etkilerinin araştırılması zamanı çoktan gelmiştir. İşte bu nedenlerle din ve inancın sağlık üzerindeki etkileri giderek daha çok tartışılmaya ve araştırılmaya başlandı.
Sağlık merkezlerinde alternatif yöntemlere sizce yer verilmeli mi? Tıp fakültelerinde din konusu araştırma kapsamına alınmalı mı?
Günümüz tıbbı bunu uygulayan hekimlere bazı kurallar getirdi. Tıp mesleği, fakültelerde alınan eğitim sonrası, tıbbi dergi, kongre ve sempozyumları takip ederek ve tıp derneklerinin sık sık yayımlanan teşhis, tedavi ve uygulama algoritmalarını izleyerek icra edilir. Ama bu sayılanların hiçbirinde din, inançlar, dini uygulamalar ve duanın eğitimi yer almaz. Yani biz doktorlar köşeye sıkışmış durumdayız. Eğitimini almadığımız ancak giderek sağlam deliller ile sağlığa faydası kanıtlanan bu uygulamaların neresinde durabiliriz? İnsanlarımızın tamamına yakını bir din sahibi iken, cennet cehenneme inanırken, duanın iyileşmedeki güçlü rolünü kullanırken Türkiye'de bu konularda bilimsel araştırma yapılmaması, tıp fakültelerinde eğitiminin verilmemesi de bir önemli eksik olabilir.
Alternatif tıp nedir? Modern uygulamaları neler?
Günümüzde alternatif tıp tedavileri çok sayıda farklı inanç ve uygulama içermektedir. Tarihi açıdan ise alternatif tıp, bir camiadaki hekimlerin çoğunluğu tarafından uygulanmayan veya onaylanmayan bir yöntem olarak tanımlanabilir. Buna ek olarak, alternatif tedaviler ne yaygın olarak tıp fakültelerinde ders olarak verilmekte, ne de hastanelerde uygulanmaktadır. Ancak modern tıbbın böyle bir desteğe, tamamlayıcı unsura ihtiyacı olduğu da artık kabul edilmektedir. Bitkisel ürünler, vitaminler, bazı gıdalar, biyoenerji, akupunktur ve zihin-bedenruh çevresindeki uygulamalar alternatif veya tamamlayıcı tıp olarak tanımlanır.
Kimler alternatif yöntemleri istiyor?
Her yıl ABD nüfusunun yarısının alternatif tıbba başvurduğu ortaya çıkmıştır. Bu, yılda 600 milyon vizite ve sarf edilen 30 milyar dolar demektir. Dua etmek de eklenirse, nüfusun yüzde 65'inin bu yöntemleri uyguladığı söylenebilir. Ülkemizde kesin rakamlar olmamakla birlikte, geleneksel otların veya yöntemlerin kullanımı, vitamin alımı ve hele hastalarımız için edilen dualar, aslında neredeyse hepimizin pek farkında olmadan alternatif tıp kullandığımızı ortaya çıkarmaktadır.
İnancın hastalıkların iyileşme süreçlerine etkisi yoğun olarak tartışılıyor. İlaçların, iyileşmenin yüzde 20'sini sağladığı, yüzde 80'inin ise ruh tarafından yapıldığı iddia ediliyor
Alman Nişantaşı Kliniği Medikal Direktörü Yard. Doç. Dr. Metin Okucu din ve hastalıklarla ilgili dünyada yapılan çalışmaları anlattı:
Ruh ve inanç sağlığımızı etkiler mi?
Bazılarına göre ilaçlar ve cerrahi hastalıktan iyileşmenin sadece yüzde 20'sini sağlarken, geri kalan yüzde 80 ruh tarafından yapılmaktadır. Bunu kesin olarak ölçmek mümkün olmamasına rağmen, çok eski tarihlerden beri süregelen ruh, inançlar ve duanın sağlık üzerindeki etkilerinin araştırılması zamanı çoktan gelmiştir. İşte bu nedenlerle din ve inancın sağlık üzerindeki etkileri giderek daha çok tartışılmaya ve araştırılmaya başlandı.
Sağlık merkezlerinde alternatif yöntemlere sizce yer verilmeli mi? Tıp fakültelerinde din konusu araştırma kapsamına alınmalı mı?
Günümüz tıbbı bunu uygulayan hekimlere bazı kurallar getirdi. Tıp mesleği, fakültelerde alınan eğitim sonrası, tıbbi dergi, kongre ve sempozyumları takip ederek ve tıp derneklerinin sık sık yayımlanan teşhis, tedavi ve uygulama algoritmalarını izleyerek icra edilir. Ama bu sayılanların hiçbirinde din, inançlar, dini uygulamalar ve duanın eğitimi yer almaz. Yani biz doktorlar köşeye sıkışmış durumdayız. Eğitimini almadığımız ancak giderek sağlam deliller ile sağlığa faydası kanıtlanan bu uygulamaların neresinde durabiliriz? İnsanlarımızın tamamına yakını bir din sahibi iken, cennet cehenneme inanırken, duanın iyileşmedeki güçlü rolünü kullanırken Türkiye'de bu konularda bilimsel araştırma yapılmaması, tıp fakültelerinde eğitiminin verilmemesi de bir önemli eksik olabilir.
Alternatif tıp nedir? Modern uygulamaları neler?
Günümüzde alternatif tıp tedavileri çok sayıda farklı inanç ve uygulama içermektedir. Tarihi açıdan ise alternatif tıp, bir camiadaki hekimlerin çoğunluğu tarafından uygulanmayan veya onaylanmayan bir yöntem olarak tanımlanabilir. Buna ek olarak, alternatif tedaviler ne yaygın olarak tıp fakültelerinde ders olarak verilmekte, ne de hastanelerde uygulanmaktadır. Ancak modern tıbbın böyle bir desteğe, tamamlayıcı unsura ihtiyacı olduğu da artık kabul edilmektedir. Bitkisel ürünler, vitaminler, bazı gıdalar, biyoenerji, akupunktur ve zihin-bedenruh çevresindeki uygulamalar alternatif veya tamamlayıcı tıp olarak tanımlanır.
Kimler alternatif yöntemleri istiyor?
Her yıl ABD nüfusunun yarısının alternatif tıbba başvurduğu ortaya çıkmıştır. Bu, yılda 600 milyon vizite ve sarf edilen 30 milyar dolar demektir. Dua etmek de eklenirse, nüfusun yüzde 65'inin bu yöntemleri uyguladığı söylenebilir. Ülkemizde kesin rakamlar olmamakla birlikte, geleneksel otların veya yöntemlerin kullanımı, vitamin alımı ve hele hastalarımız için edilen dualar, aslında neredeyse hepimizin pek farkında olmadan alternatif tıp kullandığımızı ortaya çıkarmaktadır.
Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalık
Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalık
Epilepsi doğuştan olduğu gibi sonradan da ortaya çıkabilir. Beyin zarı iltihabı ve travmalar etkilidir...
Halk arasında sara olarak bilinen epilepsi, nörolojik bir hastalık. Epilepsi merkez sinir sistemi hücrelerinin ani boşalmaları sonucu gelişen bir tablo. Acıbadem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yasef Özsarfati 'Şöyle bir gelenek söz konusudur: 'Herkesin hayatta bir kez epilepsi nöbeti geçirme hakkı vardır.' Bu açıdan bir sara nöbeti geçirdi diye bir kişi epilepsi hastası sayılamaz. Eğer bu nöbetler zaman zaman tekrarlama eğiliminde olursa o durumda epilepsiden söz edilebilir' diyor.
NEDENLERİ
Epilepsiye özellikle çocukluk çağında daha sık rastlanıyor. Doğuştan gelen faktörler etkili. Ancak epilepsinin tek nedeni doğuştan gelen etmenler değil. Sonradan oluşan faktörler de epilepsiye sebep oluyor. Beyin travmaları, beyin zarlarının iltihabi durumu, doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması, beyin apseleri ve beyin tümörleri bunlar arasında sıralanıyor.
KARIŞTIRMAYIN
Epilepsi nöbetleri ile ateşli havale birbirine karıştırılabiliyor. Öncelikle şunu bilmek gerekir ki ateşli havale ay ve 5 yaş arasında görülür. 6 aydan önce veya 5 yaştan sonra rastlanmaz. Ateşli havalelerde epilepsi nöbeti gibi titreme ve kasılma görülür.
Epilepsi doğuştan olduğu gibi sonradan da ortaya çıkabilir. Beyin zarı iltihabı ve travmalar etkilidir...
Halk arasında sara olarak bilinen epilepsi, nörolojik bir hastalık. Epilepsi merkez sinir sistemi hücrelerinin ani boşalmaları sonucu gelişen bir tablo. Acıbadem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yasef Özsarfati 'Şöyle bir gelenek söz konusudur: 'Herkesin hayatta bir kez epilepsi nöbeti geçirme hakkı vardır.' Bu açıdan bir sara nöbeti geçirdi diye bir kişi epilepsi hastası sayılamaz. Eğer bu nöbetler zaman zaman tekrarlama eğiliminde olursa o durumda epilepsiden söz edilebilir' diyor.
NEDENLERİ
Epilepsiye özellikle çocukluk çağında daha sık rastlanıyor. Doğuştan gelen faktörler etkili. Ancak epilepsinin tek nedeni doğuştan gelen etmenler değil. Sonradan oluşan faktörler de epilepsiye sebep oluyor. Beyin travmaları, beyin zarlarının iltihabi durumu, doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması, beyin apseleri ve beyin tümörleri bunlar arasında sıralanıyor.
KARIŞTIRMAYIN
Epilepsi nöbetleri ile ateşli havale birbirine karıştırılabiliyor. Öncelikle şunu bilmek gerekir ki ateşli havale ay ve 5 yaş arasında görülür. 6 aydan önce veya 5 yaştan sonra rastlanmaz. Ateşli havalelerde epilepsi nöbeti gibi titreme ve kasılma görülür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)