Sivilce oluşmasının sebepleri arasında ilk sırada stres yer alıyor; bir başka sebep de yağ bezlerinin çalışmasındaki bozukluk. Bu sebeple de yağ bezleri ağzındaki bakterilerin gözenekleri tıkayıp akneye dönüşüyor. Engellemek için cildi temiz tutmak şart.
Halk dilinde sivilce diye adlandırılan, kırmızı ya da sarı başlı akneler hakkındaki bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.
Önce sivilceler hakkında bilmemiz gereken önemli bir not; sadece ergenlik döneminde değil, daha ileri yaşlarda da kişinin bünyesi ve yağ salgılama derecesiyle orantılı olarak, 35 yaşına kadar çıkabilir.
Sivilcenin özellikle ülkemiz gibi Akdeniz ülkelerinde en yaygın görüldüğü yaş oranını 13-37 olarak sınırlandırabiliriz. Ancak stres ve hava kirliliği gibi faktörlerle bu durum değişiklik gösterebilir.
'Sivilce niye oluşur' sorusunun birçok açıklaması mevcut. Bu da kişiye göre değişiklik gösterebiliyor. İlk sırada stres yer alıyor; bir başka sebep de yağ bezlerinin çalışmasındaki bozukluk. Bu sebeple de yağ bezleri ağzındaki bakterilerin gözenekleri tıkayıp akneye dönüşmesi, bunun yanında temizliğe yeterince önem verilmemesi diyebiliriz.
Temizliği için ne yapılmalı derseniz, cevabı çok açık, mümkün olduğunca cildi "sabun harici" içinde salisik asit olan suda köpüren ürünlerle yıkamak.
Size bir tavsiyem; eczanelerde satılan, Vichy markasının Normaderm serisi. Hem arındırıcı temizleyici jeli; birkaç kez pompaya basarak yeterli miktarda köpürterek ılık suyla kullanın, sonrasında pamuğa dökerek bütün cildinizi silebileceğiniz, iri gözenekleri sıkılaştırıcı toniği, sürekli kullanabileceğiniz nemlendiricisi var. Tabii ki tek bir markaya bağlı kalmamak lazım. Bir dermatoloğa gözükürseniz sizin için en faydalı ürün ile tanışmış olursunuz.
Bu arada buhar işlemi de haftada bir "peeling" işleminden sonra yapılması gereken, cilt yüzeyindeki gözenekleri açabilmenin bir yolu. Bunun için cilt bakım salonlarına gidemiyorsanız, evde kendi kendinize de yapabilirsiniz.
Mısır Çarşısı'ndan edinebileceğiniz birer avuç lavanta, papatya, ısırgan otunu, dört bardak suyu ölçü alarak 10 dakika kaynatın, daha sonra başınızı havluyla kapatarak çok sıcak olmamak kaydıyla 20 cm. yükseklikten yüzünüzü buhara tutun. Sonrasında sarı başlı aknelere dokunmadan sadece siyah noktaları kağıt mendil yardımıyla tırnağınızla bastırmadan, parmak içi yardımıyla önce gerip sonra sıkın.
Bu işlemden sonra yüzünüzü salisik asitli temizleme jeliyle yıkayıp tonikleyin ve yağsız, su bazlı nemlendiricinizi sürün.
Şiddetli bir akne problemiyle karşı karşıyaysanız o zaman hemen bir cilt doktoruna başvurun, en azından ağızdan alınan antibiyotik ilaçlar sayesinde içten bir kurutma sağlarsınız.
Tedavi süresince aknelerle dost olmanız lazım; çünkü birkaç ay bu durumla yüz yüze kalıyor, sonrasında pürüzsüz bir cilde "merhaba" diyorsunuz. Bu arada bir de halk arasında şöyle bir söylem vardır; çikolata, kuruyemiş yeme yoksa yüzün azar.
Yapılan araştırmalar yiyeceklerin sivilce oluşumuyla pek bir ilgisinin olmadığı yönünde. Hatta bazı hekimler bu konuda çok kesin bir dille 'istediğinizi yiyebilirsiniz' bile diyor. Ama her şeyin fazlasının zararlı olduğunu hatırlamak lazım. Kesin olan, katı yağlar dediğimiz margarin türü yağlardan uzak kalmamız.
Gelelim "makyaj" konusuna⦠Yağlı ve sokaktan alınmış bir ürün olmamak kaydıyla cildinize makyaj da yapabilirsiniz. Önemli nokta gözeneklerin kapanmaması.
O yüzden alacağınız veya kullandığınız fondöten, pudra, far gibi ürünlerin üzerinde su bazlı olmasına ve non komodojen yazmasına dikkat edin ki gözeneklerinizi kapatarak cildinizin hava almasını engellemeyin.
Sivilceler bulaşıcı ya da mikrobik değildir. Bazı kişilerin ciltleri akneden geçilmezken hemen cildimi soyduracağım diyerek güzellik enstitülerine koşuyorlar. Bu yanlış. Lazerle soydurma ya da kimyasal "peeling" işlemini nisan-ekim ayları arasında kesinlikle yaptırmamanız gerekiyor.
Çünkü epidermisin üst tabakası soyulduğu gibi cildin alt tabakaları da hassaslaşıyor.
20 Mayıs 2007 Pazar
Kalp sağlığınızı nasıl korursunuz?
Ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan koroner kalp hastalıklarının oluşmasında; şişmanlık, sigara kullanımı, alkol tüketimi, hareketsiz yaşam, şeker hastalığı, hipertansiyon ve yanlış beslenme alışkanlıkları büyük rol oynuyor. Peki kalp hastalıklarından korunmak için nasıl bir beslenme düzeni takip etmek gerekiyor?
Yağlara dikkat!
Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Dyt. Seçil Kenar, kalp hastalıklarından korunmak için hangi yağ asitlerinin ne kadar tüketilmesi gerektiğini anlattı: "Doymuş yağ asitleri; tereyağı, margarin, iç yağlar gibi hayvansal yağlardan oluşuyor. Bu tür yağların tüketilmesi kötü huylu kolesterolün ve kalp hastalıklarının oluşum riskinin artmasına sebep olabilir. Bitkisel sıvı yağlar ise Doymamış yağ asitleri'nden oluşmaktadır.
Zeytinyağı ve fındık yağı da tekli derecede doymamış yağ asitleridir, yapılan çalışmalarda bu yağların LDL kolesterolünü düşürücü, damar tıkanıklığı riskini azaltıcı etkisi olduğu saptanmıştır. Adından sıkça söz edilen omega -3 yağ asitleri' de, kan basıncını düşürüyor, aynı zamanda kanın pıhtılaşma eğilimini ve koroner hastalık riskini azaltıyor. Haftada 2 kez balık, 2-3 kez fındık ve ceviz tüketimi vücudun ihtiyacı olan omega-3 yağ asitlerinin karşılanmasında yeterli olacaktır."
Şeker tüketimini azaltın!
Aşırı şeker ve şeker içeren besin tüketimin kandaki kolesterol seviyesini arttırdığına dikkati çeken Dyt. Kenar, şekerli besinlerin tüketimi yerine kepekli makarna, kepekli ekmek gibi posa içeriği yüksek besinler ile taze meyve tüketimini öneriyor: "Yapılan araştırmalarda gün içerisinde diyetle yeterli posa alındığında kolesterol yapımının azaldığı, kan kolesterol ve LDL kolesterolünün düştüğü görülmüştür. Yeterli posa alımı için posa içeriği yüksek sebze ve meyveler, kurubaklagil, kepekli ekmek gibi posa içeriği yüksek besinler tüketilmelidir."
Kalp dostu besinler
Sarımsak içinde bulunan besin öğelerinden dolayı damar içinde pıhtılaşmayı engelleyerek koroner kalp hastalıklarının oluşma riskini azaltır. Her gün 1 diş sarımsak yenilebilir.
Balık ve balık yağı, kanama zamanını uzatır, damar içi tıkanıklarının azalmasında etkindir. İçeriğindeki omega-3 yağ asitleri yüksek antioksidan özelliğindedir. Haftada 2-3 kez balık tüketimini öneriyoruz. Somon, uskumru, ton, sardalya, omega-3 yağ asitleri bakımından zengin balıklardır.
Ceviz, fındık; yüksek antioksidan özelliği olan omega-3 ve E vitamininin yanı sıra magnezyum ve posa da içerir. Haftada 2-3 kez 6-7 fındık, 2-3 ceviz tüketilmelidir.
Yulaf, çavdar, tam buğday ununun, B ve E vitamini içeriklerinden dolayı kalp hastalıklarını önleyici özellikleri vardır. Yulaf gevreği, kepekli ekmek, kepekli makarna ve pirinç, bulgur tüketimini artırabilirsiniz.
Yeşil çayda bulunan polifenoller antioksidan özelliği nedeniyle kalp hastalıklarının engellenmesinde etkili oluyor.. Siyah çay ve kahve tüketimi yerine yeşil çay, adaçayı, papatya, rezene gibi bitki çaylarının tüketimini tavsiye ediyoruz.
Haftada 1-2 kez kırmızı şarap tüketebilirsiniz..
Domates-karpuz, antioksidan özelliği olan laykopeni yüksek oranda içeriği için yapılan araştırmalarda kalp hastalıkları oluşum riskini azalttığı görülmüştür.
Soya, yüksek protein içeriğinin yanı sıra içerdiği B1, demir, çinko, fosfor, magnezyum sayesinde kalp hastalıklarının engellenmesinde etkili oluyor. Yapılan çalışmalarda düzenli olarak günde 25g soya tüketiminin kalp hastalıklarının oluşum riskini azalttığı saptanmıştır.
Keten tohumu, doymamış yağ asitleri, potasyum, posa, E vitamini ve omega-3 içeriyor. Bu sayede kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi bulunuyor. Her gün 1 çorba kaşığı keten tohumunu yoğurt, çorba gibi besinlerin içine katarak tüketebilirsiniz.
Beslenme programınızı planlamak için
Günlük aldığınız kalori miktarını azaltınız
Katı yağlar yerine bitkisel sıvı yağları; zeytinyağı, fındıkyağı, ayçiçek, soya ve mısırözü yağlarını düzenli ve belirli düzeylerde tüketiniz.
Balık tüketimi arttırınız. Kırmızı et tüketimini haftada 1 kez olarak sınırlayınız.
Tavuk ve hindi gibi beyaz et tüketimine ağırlık veriniz.
Yağ içeriği yüksek poğaça, cips, kek, pasta gibi gıdaları tüketmeyiniz.
Besinleri pişirirken ızgara, buğulama, haşlama yöntemlerini tercih ediniz.
Tuz tüketimini azaltınız
Günlük öğün sayısını arttırınız.
Alkol alımını azaltınız, sigara kullanmayınız.
Haftada 3 kez egzersiz yapınız.
Basit şeker içeren tatlılar ve rafine edilmiş gıdalar yerine posa içeriği yüksek saflaştırılmamış tahıl ürünleri, kurubaklagiller, sebze ve meyve alımını arttırınız.
Örnek Menü:
Sabah: 1 su bardağı light süt, 6-7 kaşık yulaf gevreği, içine 2 ceviz, 3 fındık 1 kaşık keten tohumu
Ara: 3 kayısı
Öğle: Haşlanmış sebze ile hazırlanmış karışık 1 tabak salata üzerine yağı alınmış ton balığı ve 1 kaşık zeytinyağı, 5 adet zeytin. Yanında 1-2 dilim kepek ekmek
Ara: 1 porsiyon şekersiz incir tatlısı
Akşam: Mevsim sebzeleriyle marine edilmiş hindi, ayran, salata ( 1 kaşık zeytinyağı), 6-7 kaşık kepekli makarna veya kepekli pirinç
Gece 1 dilim karpuz, 1 dilim yağsız peynir
Kireçlenme en çok dizleri vuruyor
Kireçlenme en çok dizleri vuruyor
Kireçlenme olarak bilinen 'artroz' eklemlerde bozulma anlamına geliyor ve en çok dizlerde görülüyor
Kireçlenme ya da artroz, eklemlerde zorlanma ve hareketlerde kısıtlanma yaratan kronik bir hastalık. Bu hastalığın görülme sıklığı yaş ilerledikçe artıyor. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla rastlanan artroz eklem çevresinde ağrıya ve şişliğe yol açıyor.
Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Ortopedi ve Travmatoloji Klinik Şefi Prof. Dr. Metin Türkmen ''Artrozlar görülüş sıklığına göre iki grupta toplanıyor. Birincisi kalça, ikincisi ise dizler. Kalçada artroz meydana geldiğinde ve artroz ilerleyip hasta yürüyemeyez hale geldiği zaman tek şans protez ameliyatı. Ancak dizlerde durum farklı; bu bölgede artrozun ilerlemesini kontrol altına almak daha kolay'' diyor.
EKLEMLERE BİNEN YÜK
Bozulmaya yol açan nedenler ikiye ayırılıyor:
Primer bozulma: Primer bozulmanın sebepleri bugün kesin olarak bilinemiyor. Yaş, ırsiyet gibi faktörler bu grupta sayılıyor.
Sekonder bozulma: Eklemdeki geometrik yapıyı bozan sebepler sekonder bozulma içinde yer alıyor.
Örneğin, kalçanın çocukluktaki gelişimi ile ilgili bir problem söz konusu olduğunda diz ekleminde açısal bir deformitenin bulunması halinde buradaki geometrik bozukluk ileride eskimeye ve dolayısıyla artroza neden oluyor.
40 YAŞ ÜZERİ DİKKAT!
Yaşlanan bedende ömrünü tamamlayan veya yaralanma sonucunda ölen hücreler çoğunlukla yerini yenilerine bırakıyor. Eklem kıkırdağı hariç! Eklem kıkırdağı yenilenme potansiyeli olmayan bir doku. Hastalığın seyri sırasında, kıkırdak dokusunun harap olması ile eklem mesafesi daralıyor ve dolayısıyla eklemi oluşturan kemikler birbirlerine yaklaşıyorlar ve yakın temasta olabiliyorlar. Bu durum da zamanla eklemlerde özellikle dizde artroza sebep oluyor. Bu tarz bozukluklar çoğunlukla 40 yaşında ortaya çıkıyor. O zaman hasta ikna olur da açısal bozukluğu düzeltilirse, hayatı boyunca problem çıkmayacak şekilde dizin ömrünü uzatmak mümkünken, hasta ikna olmazsa, işlem dize protez uygulamaya gidebiliyor.
HER YAŞTA EGZERSİZ
Artrozun getirdiği sorunları yaşamamanın yolu her yaşta spor yapmaktan geçiyor. Yaşlılıkla birlikte şişmanlamanın de getirdiği risk faktörü ile dizlere binen yük artıyor. Bu da dizlerde daha çok artroz görülmesine yol açıyor. Bu noktada en önemli koruyucu faktör egzersiz yapmak. Bunun yanında artroz tedavisinde ilk amaç protez tedavisine gerek kalmadan dizi doğal hali ile kullanılabilir hale getirmek. Bunun ilk şartı erken teşhis. Geç kalındığındaysa tek tedavi yolu protez. Protez ile ağrı, hareket kısıtlılığı ve eklemlerde şekil bozuklukları düzeltilip, hastaların baston ve benzeri yardımcı malzemelere gerek duymadan yürümeleri sağlanıyor. Ancak burada protezin ömrünün ortalama 15 yıl olduğunu unutmamak gerek. Bu nedenle uzmanlar doğal olanı korumanın ana prensip olması gerektiğinin altını çiziyorlar.
Kireçlenme olarak bilinen 'artroz' eklemlerde bozulma anlamına geliyor ve en çok dizlerde görülüyor
Kireçlenme ya da artroz, eklemlerde zorlanma ve hareketlerde kısıtlanma yaratan kronik bir hastalık. Bu hastalığın görülme sıklığı yaş ilerledikçe artıyor. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla rastlanan artroz eklem çevresinde ağrıya ve şişliğe yol açıyor.
Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Ortopedi ve Travmatoloji Klinik Şefi Prof. Dr. Metin Türkmen ''Artrozlar görülüş sıklığına göre iki grupta toplanıyor. Birincisi kalça, ikincisi ise dizler. Kalçada artroz meydana geldiğinde ve artroz ilerleyip hasta yürüyemeyez hale geldiği zaman tek şans protez ameliyatı. Ancak dizlerde durum farklı; bu bölgede artrozun ilerlemesini kontrol altına almak daha kolay'' diyor.
EKLEMLERE BİNEN YÜK
Bozulmaya yol açan nedenler ikiye ayırılıyor:
Primer bozulma: Primer bozulmanın sebepleri bugün kesin olarak bilinemiyor. Yaş, ırsiyet gibi faktörler bu grupta sayılıyor.
Sekonder bozulma: Eklemdeki geometrik yapıyı bozan sebepler sekonder bozulma içinde yer alıyor.
Örneğin, kalçanın çocukluktaki gelişimi ile ilgili bir problem söz konusu olduğunda diz ekleminde açısal bir deformitenin bulunması halinde buradaki geometrik bozukluk ileride eskimeye ve dolayısıyla artroza neden oluyor.
40 YAŞ ÜZERİ DİKKAT!
Yaşlanan bedende ömrünü tamamlayan veya yaralanma sonucunda ölen hücreler çoğunlukla yerini yenilerine bırakıyor. Eklem kıkırdağı hariç! Eklem kıkırdağı yenilenme potansiyeli olmayan bir doku. Hastalığın seyri sırasında, kıkırdak dokusunun harap olması ile eklem mesafesi daralıyor ve dolayısıyla eklemi oluşturan kemikler birbirlerine yaklaşıyorlar ve yakın temasta olabiliyorlar. Bu durum da zamanla eklemlerde özellikle dizde artroza sebep oluyor. Bu tarz bozukluklar çoğunlukla 40 yaşında ortaya çıkıyor. O zaman hasta ikna olur da açısal bozukluğu düzeltilirse, hayatı boyunca problem çıkmayacak şekilde dizin ömrünü uzatmak mümkünken, hasta ikna olmazsa, işlem dize protez uygulamaya gidebiliyor.
HER YAŞTA EGZERSİZ
Artrozun getirdiği sorunları yaşamamanın yolu her yaşta spor yapmaktan geçiyor. Yaşlılıkla birlikte şişmanlamanın de getirdiği risk faktörü ile dizlere binen yük artıyor. Bu da dizlerde daha çok artroz görülmesine yol açıyor. Bu noktada en önemli koruyucu faktör egzersiz yapmak. Bunun yanında artroz tedavisinde ilk amaç protez tedavisine gerek kalmadan dizi doğal hali ile kullanılabilir hale getirmek. Bunun ilk şartı erken teşhis. Geç kalındığındaysa tek tedavi yolu protez. Protez ile ağrı, hareket kısıtlılığı ve eklemlerde şekil bozuklukları düzeltilip, hastaların baston ve benzeri yardımcı malzemelere gerek duymadan yürümeleri sağlanıyor. Ancak burada protezin ömrünün ortalama 15 yıl olduğunu unutmamak gerek. Bu nedenle uzmanlar doğal olanı korumanın ana prensip olması gerektiğinin altını çiziyorlar.
Türkleri kolay öldüren hastalıklar
Üç yılda tamamlanan araştırmanın çarpıcı sonucu: Türkiye'de sağlığa dikkat edilse toplam ölümlerin yüzde 86'sı önlenebilir. İşte dikkat edilmeyince ölümcül olan hastalıklar. Sağlık Bakanlığı ile Başkent Üniversitesi işbirliğiyle yurt çapında yapılan araştırmada örnekleme yoluyla 12 bin haneden 250 bin kişi tarandı; Türkiye'nin hastalık haritası çıkarıldı.
SAĞLIĞA ÖZEN HAYAT KURTARIR
Buna göre, örneğin 2000 yılında ölen 430 bin kişiden 372 bininin ölüm nedeni önlenebilir risk faktörlerden oluştu. Sağlığa dikkat edilse çoğu hayatta olacaktı.
Tansiyona dikkat
Türkiye'de ölümlerin % 21.7'si kalpten, % 15'i beyinden.
Yüksek tansiyonu olan önlem alsa yılda 109 bin kişi ölmeyecek.
Obezler ve tiryakiler kendini tutsa yılda 112 bin kişi hayatta kalacak.
Kanserde akciğer (toplam ölümlerin % 2.7'si) birinci sırada.
Akciğer kanserinde toplam tedavi maliyeti 18 bin dolara ulaşıyor.
Kaliteli yaşam kaybının nedenleri arasında depresyon 4. sırada.
Üç yıl süren araştırma sonunda, bir yıl içinde hayatını kaybeden 430 bin kişiden 372 bininin, sırf yaşam alışkanlıklarını değiştirmediği için öldüğü ortaya çıktı Türkiye'de hastalıklar ve maliyetlerine ilişkin olarak yapılan araştırma, pek çok ölümün önlenebilir riskler dikkate alınmadığı için gerçekleştiğini ortaya koydu.
Türkiye'de 2000 yılında toplam 430 bin 459 kişi öldü. Aslında bunların 372 bin 247'si ölmeyebilirdi. Çünkü ölüm nedenleri, "önlenebilir risk faktörlerinden" kaynaklanıyordu. Yani tansiyonu kontrol altında tutmamaktan, şişmanlıktan, sigaradan, az sebze-meyve tüketmekten, alkolden, egzersiz yapmamaktan ve kalitesiz sudan. Bir başka deyişle, 108 bin kişi tansiyonunu kontrol altında tutabilseydi, 57 bin kişi aşırı şişmanlıktan kurtulabilseydi, 54 bin kişi sigara içmeseydi, bugün belki de yaşıyor olacaktı. Örnekleri daha ayrıntılı olarak yandaki tabloda görebilmek mümkün. Sağlık Bakanlığı-Başkent Üniversitesi ve uluslararası kurumların biraraya gelerek yaptığı araştırma, sağlık konusunda bugüne kadar hiç ölçülmeyen verileri ortaya koydu. Üç yıl boyunca 12 bin hanede 250 bin kişi tarandı.
KAYIP YILLAR BİLE BULUNDU
Türkiye'de hastalıkların oluşturduğu yük, bölgelere göre hastalıklar ve her bir hastalığın neden olduğu toplam maliyetler hesaplandı. Sağlık Bakanlığı'nın Dünya Bankası ihale kurallarını kullanarak 6 uluslararası kurum arasından seçtiği Başkent Üniversitesi liderliğinde yapılan çalışmayla dünyada ilk kez hastalık ya da sakatlık nedeniyle "kayıp olan yıllar" ile erken ölüm nedeniyle hiç yaşanmamış yıllar biraraya getirilerek DALY adlı bir ölçek oluşturuldu. Araştırma Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Seval Akgün ve Doç. Dr. Adnan Kısa liderliğinde yapıldı.
MALİYETLER ORTAYA ÇIKTI
Araştırmanın tam adı, "Ulusal Hastalık Yükü ve Maliyet Etkililik Projesi". Bu çalışmaya 'ilk' olma özelliği katan pek çok yeni ölçüm var. Birincisi ilk kez sağlıkla ilgili bir araştırmada sağlığın ekonomisi üzerinde duruldu. Aynı şekilde, DALY denen kayıp yılların geri kazanılması için gerekli maliyetler de çıkarıldı. Üçüncü olarak araştırmada risk faktörü analizleri yapılarak hangi risk faktörü önlenirse ne kadar kişinin ölümden kurtulacağı da ortaya kondu. Toplam 2 bin sayfalık araştırma, 1.6 milyon dolarlık bir ödenekle gerçekleştirildi. Biz de bu araştırmayı derlerken, her bir bölümü çarpıcı sonuçlara sahip araştırmayı olabildiğince çok parçaya ayırdık.
ERKEN MÜDAHALE
Çalışmanın Maliyet Etkililik Analizi bölümünde farklı hastalıklar ve durumlar nedeniyle kaybedilen yılların yarısının düşük maliyetli müdahalelerle önlenebileceği ortaya kondu. Araştırma, koruyucu sağlık hizmetleri ve yapılacak kampanyaların maliyeti ve bu maliyet karşılığında geri kazanılan yılları da saptadı. Buna göre çocuk hastalıklarının önlenmesine yönelik hizmetlerin, önlenen kayıp yıl başına maliyeti sadece 1.59 dolar. Sigarayı bırakma yönünde düzenlenecek sosyal bir kampanya ile de bir kayıp yıl başına 224 dolar maliyet çıkıyor. Kanserde ise kaybedilen yıl başına maliyet diğerlerine göre oldukça yüksek, 2004 dolar. Bu araştırma hem sağlık sektörü, hem sağlık politikası oluşturanlar için önemli ipuçları taşıyor. Ama herkesten çok birey olarak bizlerin, uyarı olarak kabul etmesi gereken veriler içeriyor.
SAĞLIĞA ÖZEN HAYAT KURTARIR
Buna göre, örneğin 2000 yılında ölen 430 bin kişiden 372 bininin ölüm nedeni önlenebilir risk faktörlerden oluştu. Sağlığa dikkat edilse çoğu hayatta olacaktı.
Tansiyona dikkat
Türkiye'de ölümlerin % 21.7'si kalpten, % 15'i beyinden.
Yüksek tansiyonu olan önlem alsa yılda 109 bin kişi ölmeyecek.
Obezler ve tiryakiler kendini tutsa yılda 112 bin kişi hayatta kalacak.
Kanserde akciğer (toplam ölümlerin % 2.7'si) birinci sırada.
Akciğer kanserinde toplam tedavi maliyeti 18 bin dolara ulaşıyor.
Kaliteli yaşam kaybının nedenleri arasında depresyon 4. sırada.
Üç yıl süren araştırma sonunda, bir yıl içinde hayatını kaybeden 430 bin kişiden 372 bininin, sırf yaşam alışkanlıklarını değiştirmediği için öldüğü ortaya çıktı Türkiye'de hastalıklar ve maliyetlerine ilişkin olarak yapılan araştırma, pek çok ölümün önlenebilir riskler dikkate alınmadığı için gerçekleştiğini ortaya koydu.
Türkiye'de 2000 yılında toplam 430 bin 459 kişi öldü. Aslında bunların 372 bin 247'si ölmeyebilirdi. Çünkü ölüm nedenleri, "önlenebilir risk faktörlerinden" kaynaklanıyordu. Yani tansiyonu kontrol altında tutmamaktan, şişmanlıktan, sigaradan, az sebze-meyve tüketmekten, alkolden, egzersiz yapmamaktan ve kalitesiz sudan. Bir başka deyişle, 108 bin kişi tansiyonunu kontrol altında tutabilseydi, 57 bin kişi aşırı şişmanlıktan kurtulabilseydi, 54 bin kişi sigara içmeseydi, bugün belki de yaşıyor olacaktı. Örnekleri daha ayrıntılı olarak yandaki tabloda görebilmek mümkün. Sağlık Bakanlığı-Başkent Üniversitesi ve uluslararası kurumların biraraya gelerek yaptığı araştırma, sağlık konusunda bugüne kadar hiç ölçülmeyen verileri ortaya koydu. Üç yıl boyunca 12 bin hanede 250 bin kişi tarandı.
KAYIP YILLAR BİLE BULUNDU
Türkiye'de hastalıkların oluşturduğu yük, bölgelere göre hastalıklar ve her bir hastalığın neden olduğu toplam maliyetler hesaplandı. Sağlık Bakanlığı'nın Dünya Bankası ihale kurallarını kullanarak 6 uluslararası kurum arasından seçtiği Başkent Üniversitesi liderliğinde yapılan çalışmayla dünyada ilk kez hastalık ya da sakatlık nedeniyle "kayıp olan yıllar" ile erken ölüm nedeniyle hiç yaşanmamış yıllar biraraya getirilerek DALY adlı bir ölçek oluşturuldu. Araştırma Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Seval Akgün ve Doç. Dr. Adnan Kısa liderliğinde yapıldı.
MALİYETLER ORTAYA ÇIKTI
Araştırmanın tam adı, "Ulusal Hastalık Yükü ve Maliyet Etkililik Projesi". Bu çalışmaya 'ilk' olma özelliği katan pek çok yeni ölçüm var. Birincisi ilk kez sağlıkla ilgili bir araştırmada sağlığın ekonomisi üzerinde duruldu. Aynı şekilde, DALY denen kayıp yılların geri kazanılması için gerekli maliyetler de çıkarıldı. Üçüncü olarak araştırmada risk faktörü analizleri yapılarak hangi risk faktörü önlenirse ne kadar kişinin ölümden kurtulacağı da ortaya kondu. Toplam 2 bin sayfalık araştırma, 1.6 milyon dolarlık bir ödenekle gerçekleştirildi. Biz de bu araştırmayı derlerken, her bir bölümü çarpıcı sonuçlara sahip araştırmayı olabildiğince çok parçaya ayırdık.
ERKEN MÜDAHALE
Çalışmanın Maliyet Etkililik Analizi bölümünde farklı hastalıklar ve durumlar nedeniyle kaybedilen yılların yarısının düşük maliyetli müdahalelerle önlenebileceği ortaya kondu. Araştırma, koruyucu sağlık hizmetleri ve yapılacak kampanyaların maliyeti ve bu maliyet karşılığında geri kazanılan yılları da saptadı. Buna göre çocuk hastalıklarının önlenmesine yönelik hizmetlerin, önlenen kayıp yıl başına maliyeti sadece 1.59 dolar. Sigarayı bırakma yönünde düzenlenecek sosyal bir kampanya ile de bir kayıp yıl başına 224 dolar maliyet çıkıyor. Kanserde ise kaybedilen yıl başına maliyet diğerlerine göre oldukça yüksek, 2004 dolar. Bu araştırma hem sağlık sektörü, hem sağlık politikası oluşturanlar için önemli ipuçları taşıyor. Ama herkesten çok birey olarak bizlerin, uyarı olarak kabul etmesi gereken veriler içeriyor.
İştahınızı Kapatmanın Yolları
Diyet yapmak isteyip ancak iştahına engel olamayanlar için öneriler...
Diyet yapmak isteyip, iştahına engel olamayanlara önerilerde bulunan uzmanlar, gün içinde sık ve az öğünler yemenin, iştahın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu olduğunu belirtiyor.
Uzmanlara göre, yeme isteğinin kontrol altında tutulması, atıştırma krizinden kurtulmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelinmesi, bol bol su içilmesi, yiyeceklerin iyice çiğnenmesi ve güç gerektiren egzersizlerin yapılması gerekiyor.
Beynin, vücutta enerjinin azaldığını fark eder etmez açlık hissetmeye yol açan kimyasal maddeler salgıladığını belirten uzmanlar, "Ancak beynimizin bu kimyasal maddeleri salgılayan kısmı, aynı zamanda duyguları da kontrol ediyor. İşte, sıkıldığımız veya kendimizi kötü hissettiğimizde hemen buzdolabına koşmamızın başlıca sebebi bu. Ayrıca yemeklerin tadı, kokusu veya görüntüsü de açlık duygusuna sebep olabiliyor. Örneğin, yemek sonrasında canınız, tatlı vitrininde duran o dondurma kasesinden çekiyorsa, bunun sebebi kesinlikle aç olmanız değil, kontrolden çıkan yeme isteğinizdir. Eğer bunu aklınızdan çıkarmazsanız, tokken yediğiniz yemek miktarını en aza indirmiş olursunuz" ifadelerini kullanıyor.
Gün içinde sık ve az öğünler yemenin, iştahın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu olduğunu kaydeden uzmanlar, şöyle devam ediyor: "Belki yine arada bir şeyler atıştırmak isteyebilirsiniz, ama bu sefer yiyeceğiniz miktarlar az olacaktır. Böyle bir durumda atıştırmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelin, çünkü bu besin türü, sindirim sisteminde daha uzun süre kalıyor ve şeker seviyenizi yavaşça yükselterek daha uzun süreli tokluk hissi sağlıyor. Yapılan araştırmalara göre, tat alma duyusunu değişik tatlarla tatmin etmenin, daha az miktarlarla yetinmeyi sağladığını bildiriyor. Sürekli aynı yemeği yeme, özellikle tadı hoşa gitmiyorsa, bir süre sonra tat alma mekanizmasının iptal olmasına yol açıyor. Ve bu sebeple de kendinizi sanki hiç yemek yememiş gibi hissedebiliyorsunuz. Böyle bir durumu engellemek için öğünlerinizi taze otlarla ve baharatlarla tatlandırabilirsiniz" tavsiyesinde bulunuyor."
Su içmenin, kişinin kendisini tok hissetmesi açısından önemli olduğunun da altını çizen uzmanlar, ayrıca vücut susuz kaldığında, çoğu zaman açlık hissine benzeyen sinyaller gönderdiğini belirten uzmanlar, bol su içmenin, beden su istediği zamanlarda yemeğe yönelmeyi engelleyeceğini kaydediyor.
Uzmanlar, yiyecekleri uzun süre çiğnedikten sonra yutmanın, beynin vücuda giren besinleri kaydetmesine zaman tanımak anlamına geldiğini ifade ediyor.
Üstelik bu şekilde tat alma duyusunun da tatmin olduğunu vurgulayan uzmanlar, "Böylece doyduğunuzu anlamanızla, yemeye son vermeniz arasındaki zaman kısalıyor. Fazla yemekten kaynaklanan sindirim sorunlarından kurtulmanız da ayrı bir avantaj" ifadesini kullanıyor.
Uzmanlar, egzersizler zorlaştıkça vücut ısısının arttığını ve daha fazla kalori yakmaya başlandığını, bu durumun da egzersizi takip eden birkaç saat boyunca iştahın bastırılmasına sebep olduğunu bildiriyor.
Böyle bir durumda normal öğün saatinden birkaç saat önce egzersiz yapmanın en mantıklısı olduğunu belirten uzmanlar, şöyle devam ediyor: "Çünkü öğün saati geldiğinde spor yapmanın verdiği etkiyle iştahınız biraz daha kapanır. Fakat asla öğün atlama hatasına düşmeyin, aksi halde hem vücudunuz zayıf düşer, hem de bir süre sonra aşırı yeme isteği duyarsınız."
Diyet yapmak isteyip, iştahına engel olamayanlara önerilerde bulunan uzmanlar, gün içinde sık ve az öğünler yemenin, iştahın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu olduğunu belirtiyor.
Uzmanlara göre, yeme isteğinin kontrol altında tutulması, atıştırma krizinden kurtulmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelinmesi, bol bol su içilmesi, yiyeceklerin iyice çiğnenmesi ve güç gerektiren egzersizlerin yapılması gerekiyor.
Beynin, vücutta enerjinin azaldığını fark eder etmez açlık hissetmeye yol açan kimyasal maddeler salgıladığını belirten uzmanlar, "Ancak beynimizin bu kimyasal maddeleri salgılayan kısmı, aynı zamanda duyguları da kontrol ediyor. İşte, sıkıldığımız veya kendimizi kötü hissettiğimizde hemen buzdolabına koşmamızın başlıca sebebi bu. Ayrıca yemeklerin tadı, kokusu veya görüntüsü de açlık duygusuna sebep olabiliyor. Örneğin, yemek sonrasında canınız, tatlı vitrininde duran o dondurma kasesinden çekiyorsa, bunun sebebi kesinlikle aç olmanız değil, kontrolden çıkan yeme isteğinizdir. Eğer bunu aklınızdan çıkarmazsanız, tokken yediğiniz yemek miktarını en aza indirmiş olursunuz" ifadelerini kullanıyor.
Gün içinde sık ve az öğünler yemenin, iştahın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu olduğunu kaydeden uzmanlar, şöyle devam ediyor: "Belki yine arada bir şeyler atıştırmak isteyebilirsiniz, ama bu sefer yiyeceğiniz miktarlar az olacaktır. Böyle bir durumda atıştırmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelin, çünkü bu besin türü, sindirim sisteminde daha uzun süre kalıyor ve şeker seviyenizi yavaşça yükselterek daha uzun süreli tokluk hissi sağlıyor. Yapılan araştırmalara göre, tat alma duyusunu değişik tatlarla tatmin etmenin, daha az miktarlarla yetinmeyi sağladığını bildiriyor. Sürekli aynı yemeği yeme, özellikle tadı hoşa gitmiyorsa, bir süre sonra tat alma mekanizmasının iptal olmasına yol açıyor. Ve bu sebeple de kendinizi sanki hiç yemek yememiş gibi hissedebiliyorsunuz. Böyle bir durumu engellemek için öğünlerinizi taze otlarla ve baharatlarla tatlandırabilirsiniz" tavsiyesinde bulunuyor."
Su içmenin, kişinin kendisini tok hissetmesi açısından önemli olduğunun da altını çizen uzmanlar, ayrıca vücut susuz kaldığında, çoğu zaman açlık hissine benzeyen sinyaller gönderdiğini belirten uzmanlar, bol su içmenin, beden su istediği zamanlarda yemeğe yönelmeyi engelleyeceğini kaydediyor.
Uzmanlar, yiyecekleri uzun süre çiğnedikten sonra yutmanın, beynin vücuda giren besinleri kaydetmesine zaman tanımak anlamına geldiğini ifade ediyor.
Üstelik bu şekilde tat alma duyusunun da tatmin olduğunu vurgulayan uzmanlar, "Böylece doyduğunuzu anlamanızla, yemeye son vermeniz arasındaki zaman kısalıyor. Fazla yemekten kaynaklanan sindirim sorunlarından kurtulmanız da ayrı bir avantaj" ifadesini kullanıyor.
Uzmanlar, egzersizler zorlaştıkça vücut ısısının arttığını ve daha fazla kalori yakmaya başlandığını, bu durumun da egzersizi takip eden birkaç saat boyunca iştahın bastırılmasına sebep olduğunu bildiriyor.
Böyle bir durumda normal öğün saatinden birkaç saat önce egzersiz yapmanın en mantıklısı olduğunu belirten uzmanlar, şöyle devam ediyor: "Çünkü öğün saati geldiğinde spor yapmanın verdiği etkiyle iştahınız biraz daha kapanır. Fakat asla öğün atlama hatasına düşmeyin, aksi halde hem vücudunuz zayıf düşer, hem de bir süre sonra aşırı yeme isteği duyarsınız."
Talasemi Nedir ?
Sizlere şimdilik yüzeysel olarak talasemiyi anlatmak istiyorum. Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü) nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır.
Talasemi kalıtsal geçiş gösteren, önlenebilir bir kan hastalığıdır. Akdeniz bölgesinde daha sık görülen bu hastalık genellikle bir yaşından önce solukluk, dalak büyüklüğü ve gelişme geriliği ile kendini gösterir. İyi tedavi edilemeyen hastalarda yüz kemiklerinde değişiklikler, demir birikimine bağlı olarak da kalp, karaciğer, pankreas gibi organlarda bozukluklar ortaya çıkmaktadır.
TALASEMİNİN FORMLARI:
1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. Daha fazla bilgi için TaşıyıcılıkNedir butonuna tıklayaraz sayfamızı ziyaret ediniz.
2.TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur.
3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar.
Çocukta ilk belirtiler genellikle ilk 6 ayda ağır, ilerleyici bir hemolitik anemi şeklinde kendini gösterir. Bu çocukların yaşam boyu ortalama 3-4 haftada bir, kan transfüzyonlarına ihtiyaçları vardır. Anemiyi düzeltmek amacı ile yapılan konsantre kan transfüzyonları çocuğun yaşamını uzatırken, vücutta demir birikmesine yol açar ve çeşitli organların fonksiyonları bozulur. Demir birikimini önlemek amacıyla genellikle 3 yaş civarında özel bir pompa ile haftanın 5 günü demir bağlayıcı ilaç (Desferrioxamine) alınması zorunludur. İleri yaşlarda dalak alınarak, hastanın kan ihtiyacı geçici olarak azalır, fakat kesin çözüm değildir. Kemik iliği nakli, hastalığı tamamen düzelten bir tedavi yöntemidir. Çok pahalı bir tedavi yöntemi olmasına rağmen, son 15 yıldır kemik iliği nakli konusunda yapılan çalışmalarda özellikle uygun verici kardeşi olan küçük hastalarda başarılı sonuçlar alınabilmektedir.
Uygulanan ek tıbbi tedavi gereksinimleri ile beraber bir hastanın yıllık maliyeti yaklaşık 12.000-15.000$ civarındadır.
Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler;
1. Toplum eğitimi,
2. Taşıyıcıların taranması,
3. Genetik danışma,
4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir.
Talasemi kalıtsal geçiş gösteren, önlenebilir bir kan hastalığıdır. Akdeniz bölgesinde daha sık görülen bu hastalık genellikle bir yaşından önce solukluk, dalak büyüklüğü ve gelişme geriliği ile kendini gösterir. İyi tedavi edilemeyen hastalarda yüz kemiklerinde değişiklikler, demir birikimine bağlı olarak da kalp, karaciğer, pankreas gibi organlarda bozukluklar ortaya çıkmaktadır.
TALASEMİNİN FORMLARI:
1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. Daha fazla bilgi için TaşıyıcılıkNedir butonuna tıklayaraz sayfamızı ziyaret ediniz.
2.TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur.
3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar.
Çocukta ilk belirtiler genellikle ilk 6 ayda ağır, ilerleyici bir hemolitik anemi şeklinde kendini gösterir. Bu çocukların yaşam boyu ortalama 3-4 haftada bir, kan transfüzyonlarına ihtiyaçları vardır. Anemiyi düzeltmek amacı ile yapılan konsantre kan transfüzyonları çocuğun yaşamını uzatırken, vücutta demir birikmesine yol açar ve çeşitli organların fonksiyonları bozulur. Demir birikimini önlemek amacıyla genellikle 3 yaş civarında özel bir pompa ile haftanın 5 günü demir bağlayıcı ilaç (Desferrioxamine) alınması zorunludur. İleri yaşlarda dalak alınarak, hastanın kan ihtiyacı geçici olarak azalır, fakat kesin çözüm değildir. Kemik iliği nakli, hastalığı tamamen düzelten bir tedavi yöntemidir. Çok pahalı bir tedavi yöntemi olmasına rağmen, son 15 yıldır kemik iliği nakli konusunda yapılan çalışmalarda özellikle uygun verici kardeşi olan küçük hastalarda başarılı sonuçlar alınabilmektedir.
Uygulanan ek tıbbi tedavi gereksinimleri ile beraber bir hastanın yıllık maliyeti yaklaşık 12.000-15.000$ civarındadır.
Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler;
1. Toplum eğitimi,
2. Taşıyıcıların taranması,
3. Genetik danışma,
4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir.
Güneşten korunayım derken zehirlenmeyin!
Yaz aylarında kullanımı artan güneş koruyucuların yanlış tercih edilmesinin, kusma, baş dönmesi, ciltte alerji ve kaşıntı ile ortaya çıkan zehirlenmelere neden olabileceği bildirildi. Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Kliniği Şef Yardımcısı Uzm. Dr. Zerrin Öğretmen, yaptığı açıklamada, güneş koruyucuların fiziksel ve kimyasal olarak ikiye ayrıldığını söyledi.
Fiziksel koruyucuların cildin üzerinde tabaka oluşturarak güneş ışınlarını yansıttığını belirten Öğretmen, dışarıdan tabaka gibi görünen bu koruyucuların tercih edilmediğini, ancak emilmedikleri için daha güvenli olduğunu bildirdi. Öğretmen özellikle 2 yaşından küçüklere bu koruyucuların uygun olduğunu belirtti.
Kimyasal koruyucuların, renksiz olduğunu ve sürüldükten sonra görünmedikleri için daha fazla tercih edildiğine işaret eden Öğretmen, şu bilgiyi verdi:
"Bu koruyucular emildikleri zaman, özellikle sık kullanıldıklarında, kusma, baş dönmesi, ciltte alerji ve kaşıntı ile ortaya çıkan zehirlenmelere neden olabiliyor. 2 yaşından küçüklerin bunları kullanması sakıncalıdır."
"Güneş koruyucuları 2-3 saatte bir yenilenmeli"
Güneş koruyucularının terleme ve yüzmeyle etkilerini kaybettiğini vurgulayan Zerrin Öğretmen, bu nedenle 2-3 saatte bir yenilenmeleri gerektiğini ifade etti. Öğretmen, iyi bir güneşten koruyucunun, tahriş edici ve çok yağlı olmaması, kolay sürülmesi ve kokusuz olması gerektiğini anlattı.
Güneş ışınlarının, yaz-kış etkilerinin aynı olduğunu, "ultra viyole A"nın (UVA) bütün yıl boyunca hem bronzlaştırıcı, hem de kanser yapıcı etkiye sahip olduğunu, "Ultra viyole B"nin etkisinin ise yaz aylarında etkisini daha fazla gösterdiğini, bu nedenle güneş koruyucunun. "ultraviyole A" ve "ultraviyole B"den koruması gerektiğini vurguladı.
Açık tenliler, açık renk gözlüler ve kızıl saçlılar cilt kanserine daha yatkın
Öğretmen, açık tenliler, açık renk gözlüler ve kızıl saçlı olanların cilt kanserine daha yatkın olduğunun altını çizerek, "Bunlar bronzlaşmaz, güneşte kızarırlar. Esmer olanların ciltlerinde güneşten koruyucu hücreler fazla olduğu için güneş yanıklarına karşı daha dayanıklıdırlar" dedi.
Fiziksel koruyucuların cildin üzerinde tabaka oluşturarak güneş ışınlarını yansıttığını belirten Öğretmen, dışarıdan tabaka gibi görünen bu koruyucuların tercih edilmediğini, ancak emilmedikleri için daha güvenli olduğunu bildirdi. Öğretmen özellikle 2 yaşından küçüklere bu koruyucuların uygun olduğunu belirtti.
Kimyasal koruyucuların, renksiz olduğunu ve sürüldükten sonra görünmedikleri için daha fazla tercih edildiğine işaret eden Öğretmen, şu bilgiyi verdi:
"Bu koruyucular emildikleri zaman, özellikle sık kullanıldıklarında, kusma, baş dönmesi, ciltte alerji ve kaşıntı ile ortaya çıkan zehirlenmelere neden olabiliyor. 2 yaşından küçüklerin bunları kullanması sakıncalıdır."
"Güneş koruyucuları 2-3 saatte bir yenilenmeli"
Güneş koruyucularının terleme ve yüzmeyle etkilerini kaybettiğini vurgulayan Zerrin Öğretmen, bu nedenle 2-3 saatte bir yenilenmeleri gerektiğini ifade etti. Öğretmen, iyi bir güneşten koruyucunun, tahriş edici ve çok yağlı olmaması, kolay sürülmesi ve kokusuz olması gerektiğini anlattı.
Güneş ışınlarının, yaz-kış etkilerinin aynı olduğunu, "ultra viyole A"nın (UVA) bütün yıl boyunca hem bronzlaştırıcı, hem de kanser yapıcı etkiye sahip olduğunu, "Ultra viyole B"nin etkisinin ise yaz aylarında etkisini daha fazla gösterdiğini, bu nedenle güneş koruyucunun. "ultraviyole A" ve "ultraviyole B"den koruması gerektiğini vurguladı.
Açık tenliler, açık renk gözlüler ve kızıl saçlılar cilt kanserine daha yatkın
Öğretmen, açık tenliler, açık renk gözlüler ve kızıl saçlı olanların cilt kanserine daha yatkın olduğunun altını çizerek, "Bunlar bronzlaşmaz, güneşte kızarırlar. Esmer olanların ciltlerinde güneşten koruyucu hücreler fazla olduğu için güneş yanıklarına karşı daha dayanıklıdırlar" dedi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)